(818 S. K. m. 24, 25, 28, 390/2) (743 S. K. m. 2, 3)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali, tescil davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacı vekili tarafından temyiz edilkmekle, dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü.
Karar: Dava, hata, hile ve ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil isteğine ilişkindir.
Davalı, taşınmazın alımı sırasında davacı ile görüşmediğini evi de gezip görmediğini, taşınmazı bildiği için davacıın vekilinden 200.000.000. lira bedelle satın aldığını savunmuştur.
Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Toplanan delilerden ve tüm dosya içeriğindne, davaya konu tarla cinsli, üzerine üç katlı bina bulunan 174 parsel nolu taşınmazın 165/9220 payı davacıya aitken, davacının payını satması için davaya dahil edilen S.'yi 18.10.1993 tarihinde vekil tayin ettiği, davacı payının 19.10.1993 günlü resmi akitle vekil tarafından 20.000.000.- lira bedelle satış suretiyle davalıya temlik edildiği, aynı gün vekilin imzasını taşıyan ve anılan payın 200.000.000.- lirasına satıldığına ilişkin bir de protokol düüzenlendiği anlaşılmaktadır. Davacının vekaletname düzenlendiği tarihte hkuki ehliyete sahip oludğuda Adli Tıp kurumu raporu ile sabittir.
Bilindiği üzere, sözleşmenin konusu, niteliği ve ödencek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği ve bilgisizliği sonucu gercek idaresine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen taraf sözleşme ile bağlı sayılamaz. Borçlar yasasında esaslı hatanın tanımı yapılmamışsa da, 24. maddesinde sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile, açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılarak uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın esaslı kabul edilebilmesi için uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca nedenini teşkil etmesi, daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf yönünden (subjektif unsur) hemde iş hatayındaki dürüstlük kuralları (objektif unsur) açısından hataya düşmese idi böyle bir sözleşmenin hiç yada açıklanan biçimde yapılamayacağının ispatlanması zorunludur. Bu koşulların varlığı halinde hataya düşen taraf isterse iptal hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Yeter ki hatanın ileri sürülmesi B.Y.nın 25. ve M.Y.nın 2. maddesinde hükme bağlanan dürüstlük kuralına aykırı olmasın. Bir diğer husus da sözleşme yapılırken hataya düşen tarafın kusurlu bulunması sözleşmenin iptaline engel değildir.
Hile ise, genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanabilir. Hatada yanılma hilede yanıltma sözkonusudur.
Hata ve hile öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yönetilecek bir irade açıklannması, def'i yahut dava yoluyla da kullanılabileceği gibi her türlü delille de kanıtlanabilir.
Somut olayda olduğu gibi, vekaletnamenin hata - hile ile alındığı iddiasının aynı zamanda vekalte görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını kapsadığı da kuşkusuzdur.
Borçlar Kanunun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve idaresine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı ve en önde gelen borcu kabul edilmi ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer vermiştir. Bu itibarla vakil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etmek, onu zararlandırıcı dav ranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkilisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekliin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekil eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkli olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup veklin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağıl sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafında kendiliğinden (re'sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerine kötü niyet korumamış daime mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Eldeki davada vekil davalı ile düzenlenen 19.10.1993 günlü (taşınmazın 200.000.000.- TL. bedelle davalıya sattığına ilişkin) protokol altındaki imzanın davacıya ait olduğunu iddia ettiği halde Adli Tıp Kurumu İmzanın davacıya ait olmadığını bildirmiş, ayrıca satış parasının vekil tarafından davacıya ödendiğine dair yazılı bir delil de getirilmemiştir. Her ne kadar davacı, vekilden 5.000.000,- lira aldım dediyse de bu paranın ne maksatla alındığı da irdelenmemiştir.
Öte yandan davacı, noterde düzenlenen ve çekişme konusu taşınmazın 1.2.1994 tarihinde tahliye edileceğine ilişkin tahliye taahhüdün de hata hile ile alındığını iddia ettiği halde ne suretle hataya - hileye düşürüldüğü ve bir kimsenin görmeden taşınmaz almasının hayatın olağan akışına uygun düşüp düşmediği belirlenmemiştir.
Hal böyle olunca, yukarıdaki ilkeler uyarınca araştırma yapılması, yanların bildirecekleri tüm delillerin toplanması, değinilen hususların duraksamaya yer vermiyecek biçimde açıklığa kavuşturulması ve sonucuna göre bir karar vekilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (BOZULMASINA), oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy