(743 S. K. m. 9, 10, 15, 634) (818 S. K. m. 213) (1086 S. K. m. 286)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali, tescil, tenkis davasının yapılan yargılamasında mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekili tarafından, duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 1.6.1999 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz vs. eden vekili avukat H. E. ile temyiz edilen vekili avukat R. İ. Y. geldiler, duruşmaya başlandı. Süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare dosya incelenerek, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, ehliyetsizlik ve muvazaa hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali tescili, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 11.4.1990 tarih ve 1990/1-162 Esas, 1990/236 Karar sayılı ilamında da vurgulandığı üzere, davacının davada dayandığı maddi olaylar için birkaç hukuki nedeni bir arada göstermesinde ilke olarak usûl ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Maddi olgu ve olayları ( vakıalan ) bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak, uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak yasa hükmünü bulup uygulamak hakime aittir. Öyle ki, lıukuki neden yanlış gösterilmiş ya da hiç gösterilmemiş olsa dahi, hakim tarafından en uygun hukuki nedenin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırdedebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç ( yükümlülük ) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanun'un "medeni hakları kullanmaya selahiyattar olan kimse iktisabada, iltizamada ehildir" şeklindeki 9. maddesi hükmüyle hakkını elde edilebilmeyi borç ( yükümlülük ) altına girebilmeyi medeni hakları kullanma ehliyetine bağlamış, 10. maddesinde de medeni hakları kullanma ehliyetiııin başlıca koşulu olarak temyiz kudretini ve reşit olmayı kabul ederek, "mümeyyiz olan reşit, medeni hakları kullanmaya selahiyattardır" hükmünü getirmiştir. "Ayırtım gücü, eylem ve işlem ehliyeti" olarak da tarif edilen temyiz kudreti aynı yasanın 13. maddesinde "yaşının küçüklüğü sebebiyle yahut akıl hastalığı veya akıl zayıflığı veya sarhoşluk ve bunlara benzer sebeplerden biriyle makûl surette hareket etmek ( ikdidarından ) mahrum olmayan her şahıs kanunu medenice mümeyyizdir" denmek suretiyle tanımlanmış, ayrıca, temyiz kudretini ortadan kaldıran önemli sebeplerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, MK'nin 15. maddesinde ifade edildiği üzere, temyiz kudreti olmayan bir şahsın geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, muayyen istisnaların dışında yapacağı işlemlere bir sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz ( YİBK, 11.6.1941 tarih, 4/21 ).
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında, bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar.. Bu durumda, tarafların gösterecekleri tüm delillerin toplanılması,.tanıklardan bu. yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kâğıtları, fılm grafılerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HUMK'nin 286. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin "rey ve mütalaası" hakimi bağlamaz ise de; temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi alt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Öte yandan, uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi ( mevsuf-vasıflı ) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatları'nda ve 1.4.1974 tarih, 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararı'nda açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanun'un 634., Borçlar Kanunu'nun 213 ve Tapu Kanunu'nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Ayrıca bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan, bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makûl bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünüıı olup olınadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olayda iddialar yukarıdaki ilkeler çerçevesinde araştırılmış değildir. Hal böyle olunca, önemine binaen ve kamu düzeni ile ilgili olduğundan, öncelikle hukuki ehliyetsizliğin incelemeye tâbi tutulması, ehliyetsizlik hususunda yeterli araştırma yapılıp, Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınması, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde, muvazaa yönünden tüm taraf delillerinin toplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek davanın reddedilmesi doğru değildir.
Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK'nin 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.5.1997 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 20.000.000 TL duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 1.6.1999 tarihinde, oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy