(2762 S. K. m. 27, 29, 30)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan vakıf kaydının terkini davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacılar tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle duruşma günü olarak saptanan 7.11.2000 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. vekili Avukat Mustafa Pehlivanoğlu ile temyiz edilen Vakıflar Genel Müdürlüğü vekili Avukat Reşide Özen geldiler, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz edilen vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Tapu kaydında yazılı bulunan vakıf şerhinin sicilden silinmesi (terkini) isteğine yönelik olarak açılan bu davada uyuşmazlık; şerhin ilişkin olduğu, haktan ve özellikle taviz bedelinden kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz, böyle bir uyuşmazlığın sağlıklı biçimde çözülebilmesi, mukataalı ve icareteynli vakıf malların mutasarrıfları adına nasıl tasfiye edileceğinin, taviz hukuksal niteliğinin ne olduğunun; ayrıca, bundan kimin ya da kimlerin sorumlu tutulması gerektiğinin bilinmesine ve değinilen yönlerin açıkça ortaya konulmasına bağlıdır.
Medeni Yasanın kabulünden sonra yasada yer alan vakıf (tesis) ile eski vakıflar arasında bir ikilem meydana gelmiş; anılan durumun ve ayrıca amaca aykırı uygulamaların giderilmesi için eski vakıfların günün koşullarına uydurulması zorunluluğu doğmuştur. Bu nedenle, 2762 sayılı Vakıflar Yasası Yürürlüğe konulmuş; eski mülhak ve mazbut vakıflar yeni bir statüye alınarak, icareteynli ve mukataalı vakıfların tasfiyesi yoluna gidilmiştir.
Şöyle ki; 2762 sayılı Vakıflar Yasasının yürürlüğe girdiği günden itibaren, vakfa ait taşınmaz malların içareteyne veya mukataaya bağlanması yasaklanmış ve eskiden konulmuş olanlarında tasfiyesi için hükümler getirilmiştir. Bu hükümlerin somut olay yönünden önem arzedenleri yasanın 27, 29 ve 30. maddelerinde ifade edilenleridir. Gerçekten, anılan yasa maddelerinde özetle (...mukataalı toprakların ve icareteynli taşınmazların mülkiyetlerinin, 20 misli bir taviz karşılığında mutasarrıflarına geçirileceği, 10 yıl içinde taviz verilmek yoluyla icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olanlarının mülkiyetinin ise, 10 yıl sonunda
ki bu on yıllık süre 1945 tarihli 4755 sayılı yasa ile 10 yıl daha uzatılmıştır kendiliğinden mutasarrıfına geçeceği, vakfın hakkının ivaza dönüşerek, taşınmazın tamamının ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli sayılacağı, ayrıca tavizler tamamen ödenmedikçe o mallar üzerindeki temliki tasarrufların tapu dairelerince tescil olunamayacağı ...) öngörülmüştür.
Öte yandan, vakıf malın mülke dönüşümü ve mutasarrıfına intikali için alınan taviz bedeli icare ve mukataa karşılığı olup; bedel ödenmedikçe o mal üzerinde temliki tasarruf tapu idaresince tescil olunamayacağından, bunu (taviz bedelini), gayrimenkul mükellefiyeti olarak anlamak ve nitelendirmek gerekir. 12 Haziran 1940 günlü tefsir kararındaki nitelendirme bu şekildedir. Esasen öğretide ve yargısal uygulamada da değinilen nitelendirmeye yer verilmiştir. Nitekim, Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.7.1981 tarih 5/15 ve 28.12.1981 tarih 13/22 sayılı kararlarında, taviz bedeli için gayrimenkul mükellefiyetidir denilmiş; Hukuk Genel Kurulunun 19.09.1990 tarih 1990/1-334-417 kararında aynı husus vurgulanmış. Dairenin, 13 Nisan 1939 gün ve 2192-796 sayılı kararında ise, (...2762 numaralı Vakıflar Kanunun hükümlerine göre, taviz bedeli bir gayrimenkul mükellefiyeti mahiyetini almış olup, kanunu Medeninin 764. maddesi mucibince bu mükellefiyet satışlarda yeni malike intikal edeceğine ve meskür Vakıflar Kanununda taviz bedelinin evvel emirde satıcıdan alınacağının yazılı bulunması bu hükmü tağyir etmeyip tahsil hususunda taraflar pazarlık edebileceklerine, hadisede taviz bedelinin bayiye ait olacağı hakkında bir şart dermayan olunmadığına... şeklindeki gerekçelere ve görüşlere değinilmek suretiyle gayrimenkul mükellefiyeti niteliğini alan taviz bedelinden, aksine bir sözleşme düzenlenmemişse alıcının (yeni malikin) sorumlu tutulacağı vurgulanmıştır. Böylece, önceki kayıt ve belgelerde aslının vakıf taşınmaz olduğunun anlaşılması üzerine, Vakıf şerhinin intikal (gitti) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş bulunmasının yeni maliki, Medeni Kanunun 764. maddesinden doğan mükellefiyetten kurtaramayacağı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Ancak, Vakıf şerhini taşıyan tapu kayıtlarının kapsamındaki tüm taşınmazlar için taviz bedeline tabidir denebilecek midir? Elbette, buna mutlak biçimde olumlu yanıt verebilme olanağı yoktur. Zira, rakabe (çıplak) mülkiyeti vakfa ait ve Vakıflar Yasasının 27. maddesi gereği tavize tabi sahih Vakıflar yanında Devlete ait (miri)arazi üzerinde padişah ya da onun izin verdiği kişi tarafından kurulmuş gayri sahih vakıflarda bulunmaktadır.
Sahih olmayan (tahsisat kabilinden)vakıflar;
1- Yalnızca aşar ve rüsümatı (resimleri ve vergileri)
2- Yalnız hukuku tasarrufiyesi (tasarruf hakkı)
3- Hem hukuku tasarrufiyesi (tasarruf hakkı) hem de aşar ve rüsumatı (vergi ve resimleri)vakıf ve tahsis edilmiş olarak üç türde oluşturulmuşlardır.(1274 tarihli arazi kanunnamesi md.4/2) Arazi-i emireyye-i mevkufenin (tahsis ve irsat kabilinden gayr-i sahih vakıfların)çoğunun yalnızca aşar gibi vergi ve resimlerin bir hayır cihetine tahsisi sonucu oluşturulduğu da bilinmektedir.
İşte; gerek sahih (mülk araziden oluşan vakıf), gerekse sahih olmayan türde olup da uzun süre topluma ve insanlığa büyük yararlar sağlayan vakıf malların önceleri vakfı tarafından tamiri veya yeniden yaptırılması olanağı yaratılabilmiş; ne var ki, yangınlar ve depremler gibi afetler dolayısı ile buna vakfın gücü yetmez hale gelince sosyal ve ekonomik zorunlulukların ürünü olarak mukataa ve icareteyn usulü doğmuştur.
Mukataada; vakıf taşınmaz, kendi olanakları ile vakıf tarafından inşa ve onarılmasının mümkün olmaması sebebi ile bina yapmak; ağaç, bağ kütüğü veya bağ çubuğu dikmek ve bunların durması karşılığında vakfa her sene maktu bir zemin kirası ödenmek suretiyle kiralanmış; bu süretle yapılan bina ve dikilen ağaçlar yapanın veya dikenin malı sayılmış ve ölümü ile de bunların varislerine geçeceği, mukataanın yani kira karşılığının verildiği sürece mukavelenin fesh edilemeyeceği ve arazi üzerine yapılan muhtesadın kaldırılamıyacağı kabul edilmiştir.
İcareteynde ise, vakıf binaların yanması ve vakıf tarafından tekrar inşa için ekonomik gücün yaratılamaması veya kısa süre ile kiralanmasının da mümkün olmaması (kısa süreli kiralamaya talip çıkmaması) nedeniyle bir tür süresiz kiraya benzeyen usule gidilmiş; kiracısından kıymetine eşit mueccele denilen peşin bir bedel alınıp yanan bina, vakıf tarafından yeniden inşaa ve tamir ettirilerek, her sene muaccele denilen küçük bir bedel karşılığında süresiz olarak onlara (kiracılara) bırakılmıştır. Kira parasını ödeyerek hak kazanan kimseye de mutasarrıf denilmiştir. Tasarruf hakkının ölümle mirasçılara intikal edeceği de öngörülmüştür.
Her ne kadar, Vakıflar Yasasının 27. maddesindeki taviz bedeli hükmün sahih olmayan vakıflar yönünden konuya tam bir açıklık getirmemiş ise de 17 Şubat 1341 tarih 552 sayılı Aşarın İlgası Ve Yerine İkame Edilecek Mahsulatı Arazi Vergisi Hakkındaki Kanunla Devlet; gerek öşür ve gerekse bedel-i-öşür mukataasından vazgeçmiş, taşınmazın vakıfla ilgisi kesilmiştir. Bu itibarla aşar ve rüsumatı Vakıf ve tahsis edilmiş taşınmazlar için taviz bedelinin alınamayacağı açıktır. Ayrıca arazi kanunnamesinin 4, Karina Badizade Ömer Hilmi Efendinin Ahkam Ülevkaf isimli meşhur eserinin 137. maddesinde açıkça belirtildiği üzere bu tür vakıf arazi, arazi-i emiriyye (miri arazi) hükümlerine tabi olup Medeni Kanunun yürürlüğe girmesi ile Devletin kuru mülkiyet (rakabe) üzerindeki hakkı son bulup, taşınmaz mutasarrıfın özel mülkü haline geldiğinden olaya Vakıflar Kanunu hükümlerinin uygulanmasından ve taviz bedeli ödenmesinden söz edilemez. Esasen bu yönde gerek uygulama gerekse doktrinde tam bir görüş birliği mevcuttur. Söz konusu madde 4.4.1995 tarih 4103 sayılı yasa ile sahih, gayrisahih, tahsisat kabilinden v.b.)mevcut mukataalı toprakların veya icareteynli gayrimenkullerin mülkiyetleri bu gayrimenkul hakkında illerde defterdarlık, ilçelerde mal müdürlüğü kıymet takdir komisyonunca takdir edilecek rayiç bedelinin yüzde elli oranında hesap edilecek taviz karşılığında mutasarrıfına geçirilir. Taviz bedeli ödenmeden ortaklığın giderilmesi veya cebri icra yoluyla satışı yapılacak gayrimenkullerin taviz bedelinin hesaplanmasında satış bedeli esas alınır şeklinde değiştirilmişse de aşar ve rüsumatı vakıf ve tahsis edilmiş taşınmazların yukarıda belirtilen nedenlerle bu madde kapsamına girmediği kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekir ki her hangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren devam eden uyuşmazlıklara uygulanır ve hukuki sonuçlar doğurur. Tamamlanmış hukuki durumları ise yeni yasa ve düzenleyici kuralın etkilemeyeceği, başka bir anlatımla yasaların geriye yürüyemeyecekleri kazanılmış hakların saklı tutulması kuralının doğal bir sonucu olup, somut olayda daha önce tamamlanmış bir hukuki durumdan ve kazanılmış bir haktan söz etme olanağı yoktur. Ne var ki, Büyük ada, Heybeli ada ve Burgaz adalarındaki Şehzade Sultan Mehmet Vakfı gayrisahih vakıf niteliğinde olduğu aşar ve rüsumatın vakfedildiği Abdurrahman Cevat Gücün tarafından verilen 17.6.1943 tarihli hakem kararında Şurayı Devlet Tanzimat Dairesinin 31.12.1937 Tarih 52/76 sayılı kararında, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün çeşitli yazılarında, ayrıca vakıfname ve Tapu kayıtları üzerinde yapılan inceleme sonucu alınan ve birbirini doğrulayan birçok bilirkişi raporunda belirtildiği gibi o tarihten beri Yargıtay İçtihatları da bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Ayrıca bilimsel görüşlerde aynı doğrultudadır.
Sonuç: Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılması, bu arada Bursa 1. İdare Mahkemesinde görülen 1999/785-784 sayılı dosyaları ve Bursa 2. İdare Mahkemesinin 1998/895 esas sayılı dosyası ile Bursa 3. İdare Mahkemesinin 1998/931 esas sayılı dava dosyalarının da değerlendirilmesi, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturmayla yetinilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün belirtilen nedenlerden ötürü HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.5.199 tarihinde yürürlüğe giren Av. Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 65.000.000 TL. duruşma Avukat parasının temyiz edilenden alınmasına 07.11.2000 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy