(4721 S. K. m. 901, 902, 931) (818 S. K. m. 355, 390/2)
Davacı tarafından, davalılar aleyhine açılan ve birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil ve ecrimisil ve tazminat davasının yapılan yargılamasında, Mahkemece davanın her iki davanın kısmen kabulüne dair verilen karar davalılar Ali Rıza ve Sebahat ve Hüseyin vekillerince ayrı ayrı duruşma istemli temyiz edilmekle: Duruşma günü olarak saptanan 12.12.2000 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden Hüseyin Arslan vekili Av. Mehmet Nayır ve Ali Rıza Sarp vs. vekili Av.Hasan Uzun geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler ve vekili avukatlar gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar
Birleştirilerek görülen davalardan ilki; vekaleten temsil görevinin kötüye kullanılması ve muvazaa hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil; diğeri ise davacı vekilinin, dava dışı yükleniciyle akdettiği kat karşılığı inşaat sözleşmesinin davacı aleyhine %33-%67'lik oran üzerinden düzenlenmesi nedeniyle uğradığı zararın tazmini ve çekişmeli yerdeki davacı kiracısının, vekil tarafından çıkarılmasından dolayı mahrum kalınan 350.000.000 TL kira alacağının yasal faiziyle tahsili isteğine ilişkindir. Mahkemece, ilk davanın kabulüne, birleştirilen tazminat ve alacak davasının kısmen kabul ve kısmen reddine, 69.000.000 TL'sı kira alacağının 15.8.1994 tarihinden itibaren yasal faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline kararı verilmiştir.
Toplanan kanıtlardan ve tüm dosya içeriğinden; davacı Mustafa'nın 20.12.1991 tarihli vekaletnameyle yeğeni Ali Rıza'yı vekil olarak atadığı, vekilin yetkisini kullanarak davacıya ait arsayı dava dışı yükleniciye kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile verdiği, yüklenicinin de edimini yerine getirerek inşaatlardan A-Blok 3 ve 4 nolu, B-Blok 1, 4, 7 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin davacıya verildiği sabittir. Dava, davacı vekilinin, mülkiyeti davacıya ait B-Blok, 40/1180 arsa paylı 1 nolu bölümü 15.8.1994 tarihinde, resmi nikahlı karısı Sabahat'a otuz milyon lira, bu kişinin 23.8.1995 günü vekilin arkadaşı olduğu söylenen ve terzilik yapan Seyfi'ye seksen milyon liraya onunda 9.7.1996 tarihinde vekilin asker arkadaşı olduğu bir tanıkça ifade edilen son malik Hüseyin'e yüzaltmış milyon lira bedelle satışından kaynaklanmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda, vekilin ilk el konumundaki karısı Sebahat'a yaptığı temlikte satış bedeli otuz milyon lira olmasına karşın, uzman bilirkişi raporundan taşınmazın ilk temlik tarihine göre gerçek bedelinin 2.400.000.000 TL'sı olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca değinilen devir bedelinin davacıya ödendiği de somut belgelerle kanıtlanmış değildir. Esasen, vekilin davacının talimatına uygun hareket ettiği de sübut bulmamıştır. Bu durumda vekaletin kötüye kullanıldığı sonucuna ulaşılmakta ise de, sonraki devirler nedeniyle vekil ile ilk ve sonraki maliklerin el ve işbirliğiyle hareket edip etmedikleri ikinci ve sonraki el durumunda bulunan maliklerin iyiniyetli olup olmadıkları yeterince araştırılmamıştır.
Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 901 ve 902, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 931. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakda tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke MK.nun 931. maddesinde aynen tapu sicilindeki kayda hüsnüniyetle istinat ederek mülkiyet veya diğer bir ayni hakkı iktisap eden kişinin bu iktisabı muteber olur şeklinde yer almış aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 932. maddede başka bir ifade ile tekrarlanmıştır. Söz konusu maddeye göre tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkansız olan kişinin iktisabı geçerlidir.
Ne varki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima gözönünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/13 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca, ikinci ve üçüncü devir işlemlerinin muvazaalı olup olmadığının veya ikinci ve sonraki maliklerin iyiniyetli bulunup bulunmadığının kapsamlı bir şekilde soruşturulması, tarafların ve davalıların birbirleriyle yakınlıklarının araştırılması, bedeller arasındaki fahiş farkların göz önünde bulundurularak hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturmayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Kabule göre de kira alacağına ilişkin yasal faizin kiracının çıkarıldığı tarihten başlatılması gerekirken ilk temlik tarihinin esas alınmasıda doğru değildir. Davalılar Ali Rıza, Sabahat ve Hüseyin'in temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.5.1999 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 65.000.000 TL duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına 12.12.2000 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy