(818 S. K. m. 390/2) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasının yapılan yargılamasında Mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 2.5.2000 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden Birgül Şahin geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vekili avukat gelmedi yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Karar: Dava, vekaletin hile ile alındığı ve kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Bilindiği üzere;Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden ( resen ) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hükmüne uyulan bozma ilamına uyulduktan sonra görüşüne başvurulan bilirkişi raporunda bedeller arasında aşırı fark bulunduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan, davacının imzasını taşıyan ibraname ve feragatname başlıklı 17.11.1993 tarihli belgenin davalı tarafından boşa imza alınmak suretiyle üstünün daha sonra doldurulduğu bildirilmiştir. Dinlenilen davacı tanıkları da vekaletin hile ile alındığını ve kötüye kullanıldığını söylemişlerdir. Bir an için taşınmazın bedelinin davalı tarafından ödendiği kabul edilse dahi, taşınmaz geçerli işlem ile davacının mülkiyetine geçtikten sonra hileli biçiminde davalı tarafından tekrar alınmasını haklı göstermez.
Olayın ceryan tarzı, toplanan bilgi ve belirlenen olgular yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda değerlendirildiğinde dava dışı vekilin vekalet görevini kötüye kullanarak teyzesinin kocası olan davalı ile el ve iş birliği içerisinde söz konusu temliki işlemi gerçekleştirdiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, delillerin yanlış değerlendirilmesi sonucu reddedilmesi doğru değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 2.5.2000 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy