(818 S. K. m. 32, 386, 390) (743 S. K. m. 2, 3)
Dava: Davacılar tarafından, davalılar aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davasının yapılan yargılamasında, Mahkemece davanın reddine dair verilen karar davacılar tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle duruşma günü olarak saptanan 20.6.2000 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Berrin Ergen ile temyiz edilen Cavit Kavakçı geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekil ve asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi iş karara bırakıldı bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Davacı, 894 ve 896 parsellerin paydaşı iken davalı Cavit'in kendisine bu taşınmazları en iyi biçimde değerlendireceğini söyleyerek diğer davalı Nedim Tarakçı'ya 29.3.1996 tarihli vekalet verilmesini sağladığını; davalı vekil Nedim'in 3.4.1996 tarihinde söz konusu taşınmazlardaki paylarını davalı babası Cavit'e temlik ettiğini hesabına da 5 milyar lira yatırıldığını; bu meblağın asıl değerin çok altında olduğunu ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. İddianın ileri sürülüş biçimi itibariyle vekaletin kötüye kullanılma nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanunu'nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayın ceryan tarzına göre davacı tarafından çok düşük bu bedelin alınması ve kullanılması davacının temliki işlemin bu bedelle yapılmasına rıza gösterdiği anlamına gelemez. Nitekim davacı kısa bir süre sonra davalı tarafa hesabına yatırılan bu paranın mahiyetini soran bir mektup yazmıştır. Öte yandan değerler arasındaki açık ve aşırı fark, davacının zararlandırılması amacının göstergesidir.
Sonuç: Hal böyle olunca, mahkemece yeniden keşif yapılarak taşınmazların gerçek değerleri konusundaki çelişkilerin giderilmesi, tüm delillerin ve tanık beyanlarının yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi, gerektiğinde tanıkların yeniden dinlenilmesi davacı tarafından alınan paranın gerçek niteliğinin daha açık anlatımla bir ön ödeme veya maaş olarak verilip bakiyesinin daha sonra ödeneceği izlenimi veya güvencesi verilip verilmediğinin saptanması, böylece vekaletin kötüye kullanılması olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken aksine düşüncelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Kabule göre de davacının taşınmazdaki payının değeri üzerinden vekalet ücreti takdir edilmesi icap ederken, davacının taşınmazın tüm değeri nazara alınarak avukatlık parasıyla sorumlu tutulması da doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine ve 16.5.1999 tarihinde yürürlüğe giren Av. Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 65.000.000 lira duruşma Avukat parasının temyiz edilenden alınmasına 20.06.2000 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy