(818 S. K. m. 19, 20)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali, tescil ve birleştirilen elatmanın önlenmesi davasında yapılan yargılamasında, mahkemece davanın reddine, birleştirilen davanın kabulüne dair verilen karar davacılar (karşı davalılar) vekili tarafından temyizi üzerine dosya incelendi, gereği görüşüldü:
Karar: Davalardan ilki, taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil; karşılık dava ise çaplı yere elatmanın önlenmesi isteğine ilişkindir. Çekişmeli taşınmazın davacılar adına paylı mülkiyet üzere tapuda kayıtlı iken (davacılardan V. Z. ile davalı arasında düzenlenen 17.12.1997 tarihli "satış protokolü" başlıklı yazılı belge içeriğinden) 30.000 dolarlık borç para karşılığı davalıya temlik edildiği, ileride borç ödendiğinde taşınmazın iade edileceğinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Davacılar söz konusu borcu ödemek istediklerini, ancak protokolde öngörülen aylık 1.500 dolar "fiyat farkı" nam altındaki faizin fahiş olduğunu, (Ödünç Para Verme İşleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname) uyarınca belirlenecek en yüksek faizi ödemeye hazır olduklarını bildirmişlerdir. Görüldüğü üzere, yanlar arasındaki uyuşmazlık satış protokolünde sözü edilen "fiyat farkı"na ait hükmün geçerli olup olmadığı hususunda toplanmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki, yasa koyucu, borç doğuran akitlerin kapsamını belirlemede akit serbestisi ilkesini benimsemiştir.(B.K.nun 19/1.) Aynı maddenin 2 nci fıkrasında da "emredici kurallara, ahlaka (adaba) ya da kamu düzenine veya kişisel haklara aykırı bulunmadığı sürece iki tarafın yaptığı sözleşmelerin geçerli olacağı vurgulanmıştır. Bunun yanısıra, B.K.nun 20. maddesinde "Bir akdin mevzuu gayri mümkün, veya gayri muhik yahut ahlaka (adaba) mugayir olursa o akit batıldır.
Akdin muhtevi olduğu şartlardan bir kısmının butlanı, akdi iptal etmeyip yalnız o şart lağvolur, denilmektedir.
Gerçekten, hükümsüz olup, geçerli hale getirilemeyen işlemler batıl olup; resen nazara alınır. Yenilik doğurucu bir dava biçiminde butlan davası açmak zorunlu değildir. Butlanı dermeyan eden kişi davacının o konuda bir hakkının mevcut olduğunu kabul etmiyor demektir. Butlan niteliği itibariyle mutlak sonuç doğurur. Keza butlan, akdin bir bölümüne ilişkinde olabilir. Burada akdin yorumu değil; yanların varsayılan iradelerine dayalı olarak sözleşmenin yeniden oluşması söz konusudur. (... muteber kısım, gayri muteber kısım sebebiyle gayri muteber olmaz "utileperinutilenonvitiatur" ...) Belirtilen ilkenin doğal sonucu olarak geçerli olmayan kısım, zamanla geçerli halede gelemez. 14.1.1948 tarih 20/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararına göre " kanuna ve ahlaka aykırı akitlerin belli edilmesinde B.K. nu hükümleri yanında diğer mevzuatın da gözönünde bulundurulması gerekir."
Emredici hukuk kuralları, uyulması zorunlu kurallardır. Yasaya aykırılık durumu, özellikle cezayı gerektiriyorsa, borçlu tarafından taahhüt edilen hareket tarzı batıl olur. Ahlak ve adaba aykırılıkta amaçlanan sosyal ve ekonomik ahlaktır. Dürüst ve doğru insanların ortalama görüşlerine göre saptanmalıdır. Hatta ahlak ve adaba aykırı sonuç doğuran ya da kolaylaştıran borçlandırıcı akitlerde batıl sayılmalıdır. Ayrıca kişisel veya ekonomik hürriyeti kabul edilemez derecede ya da olağanüstü bir biçimde sınırlayan sözleşmeler ahlak ve adaba aykırı düşer. Sözleşmeye bağlanan sınırlamalar, borçlunun kişilik ve bekası için zorunlu olan koşulları olağanüstü şekilde tehlikeye düşürmemeli, onun için katlanılamaz ve çökertici bir düzeye gelmemelidir. Yoksa kişi ekonomik özgürlüğünü yitirir ve alacaklının mutlak iradesine tabi duruma gelir. Onun için yasa birçok özel hükümle borçlunun tahammül edilemeyecek borçlarını tenzil ve refedilmesine izin vermiştir.
Somut olayda, borçlu davacı Vehbi´ye verilen miktar 30.000 dolar olup, her ay için 1500 dolar faiz ödenmesi istenmektedir. Anılan meblağın yıllık olarak hesaplanması durumunda faiz 18000 dolara yani anaparanın %60 gibi fahiş bir oranına ulaşmaktadır. Ülkemizde enflasyonun vardığı yüksek oranlar gözönünde tutulsa dahi bu rakamın yıkıcı bir sonuç doğuracağında kuşku yoktur. Öte yandan halen tüm özel ve kamusal bankalarda dövize uygulanan yıllık faizin %5-6 düzeylerinde kaldığı da bir gerçektir.
Yukarıda değinilen ilke ve olgular bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde, sözleşmeye "fiyat farkı" nam altında konulan edimin geçerli olamayacağı ve butlan kapsamına gireceği açıktır.
Sonuç: Hal böyle olunca, sözleşmedeki anapara ve davacıların kabulündeki faiz oranı dikkate alınarak hesaplama yapılması, saptanacak miktarın davacılara depo ettirilmesi suretiyle iptal ve tescil davasının kabulüne, karşılık davanın ise reddine karar verilmesi gerekirken, mahkeme kararında belirtildiği üzere işlem yapılarak yazılı şekilde ilk davanın reddine, karşılık davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir. Davacıların temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine 06.03.2002 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesiyle satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesiyle alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K.nun 873.(788.eski) maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.5.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (Borçlar Kanunu mad.81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunun 19 ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi "ifa uğruna edim" olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşmeyle öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir.
Eldeki davada geçerli bir inanç sözleşmesinin bulunduğu anılan sözleşmenin 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı içtihatları birleştirme kararında öngörülen isbat koşulunu içerdiği tartışmasızdır.
Ayrıca, sözleşmeyle borç için ödeme zamanı belirlenmediği, bir vade tayin edilmediği desabittir. O halde, taraflar arasındaki çekişmenin, Daire ve Hukuk Genel Kurul kararlarında da yerleşik olarak benimsendiği üzere olayda uygulama yeri olan B.K.nun 81 inci maddesi uygulanmak suretiyle çözüme kavuşturulacağında kuşku yoktur. Esasen bu husus, hem yerel mahkemenin, hem de değerli çoğunluğun kabulündedir.
Bilindiği zere B.K.nun 81 inci maddesi; iki taraflı bir akitte, diğerini ifaya davet etmek isteyen kimse, ya borcunu ifa etmiş veya ifasını teklif etmiş olması gereklidir hükmünü taşımaktadır. Yasada ifadesini bulan "iki taraflı bir akit" ten amacın da, aynı yasanın 1 ve 19 uncu maddeleri hükmünce tarafların serbest iradeleriyle oluşan, yasalara veya yasaların emredici kurallarına, ahlaka, kamu düzenine aykırı olmayan sözleşmeler olduğu kuşkusuzdur. Bunun yanısıra konusu imkansız olan veya hukuka yahut adaba aykırı bulunan akitlerin butlanla geçersiz sayılacağı da yasanın 20. maddesinde dile getirilmiştir.
Değinilen düzenlemeler karşısında, somut olay irdelendiğinde; taraflar arasında akdolunan ve teminat amaçlı temlik ilişkisini düzenleyen 17.12.1997 tarihli inanç sözleşmesinin, B.K.nun 1. 19 ve 20. maddelerinde öngörülen akit serbestisi çerçevesinde oluşturulduğu, butlan sonucunu doğuran olumsuzlukları içermediği, taraflarını bağlayan geçerli bir sözleşme olduğu tartışmasızdır.
Nitekim, davacı bu sözleşmeye dayanarak hak talebinde bulunmuş, davalı da çekişmenin aynı sözleşme uyarınca çözümlenmesine karşı çıkmamıştır.
Ne var ki, mahkemece, olayda uygulama yeri olan B.K.nun 81 inci maddesi gözetilerek sözleşme hükümlerine göre davacıya yapılan ifa teklifi önerisi, (davacıya davalıdan aldığı borç ve ödeme gününe kadar ulaştığı meblağı mahkeme veznesine yatırmasına ilişkin ara kararı) gerekleri davacı tarafından yerine getirilmemiş, böylece davacının söz konusu yasa hükmünden yararlanma olanağı ortadan kalkmış, dava reddedilmiştir.
Karar, sayın çoğunluk tarafından, inanç sözleşmesinin, ikinci paragrafıyla öngörülen ödeme hükmünün, ülkenin ekonomik koşulları dikkate alındığında davacı bakımından katlanılmaz ve çökertici boyutlara ulaştığı bu nedenle butlanla malül olduğu nedeniyle kabul edilemez bulunduğu sonucuna varılarak, sözleşmedeki anaparaya davacı kabulündeki faiz oranı uygulanmak suretiyle hesaplanacak meblağın hükme esas alınması gerektiği şeklinde düzeltilip, sözleşmeye müdahale edilmek suretiyle bozulmuştur.
Öncelikle, bir dava ve talep olmaksızın, koşulları da bulunmadığı halde hakimin, tarafların serbest iradeleriyle oluşturdukları sözleşmeye müdahale edemeyeceği inancındayız.
Diğer taraftan, yukarda değinilen ve akdin butlanını düzenleyen B.K.nun 20. maddesinin ikinci fıkrası, ilk fıkrada sözü edilen noksanlık (butlan hali) akdin sadece belli bölümüne ilişkin ise, akdin tamamının değil sadece bu bölümünün geçersiz olacağını hükme bağlamıştır.
Bu durumda, temelde geçerliliği kabul edilen 17.12.1997 tarihli sözleşmenin ancak, borç verilen paranın getirisine ilişkin ikinci paragraf hükmünün butlanının tartışılabileceği kuşkusuzdur. Ancak, değerli çoğunluk bir yandan bu hükmün geçersizliğini kabul ederken, diğer yandan zımnen ayakta tutarak tarafların iradesine uymayan ve onlara rağmen yasal dayanağı bizce bulunmayan yeni bir düzenlemeyle mahkeme kararını bozmasının doğru olmadığı, hükmün onanması gerektiği inancıyla sayın çoğunluk görüşüne katılmıyoruz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy