(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Davacı tarafından davalı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasının yapılan yargılamasında, Mahkemece davanın reddine dair verilen karar davacı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 28.9.2001 Cuma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edilen Mehmet Bozkurt vekili Avukat Emin Kirmeni geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz eden vekili avukatlar ile diğer temyiz edilen gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davalı vekil, daha önce yanında çalıştığı dava dışı Muzaffer'in kendisinden 3,4-4 milyar lira borç istediğini, kendisinde para olmadığı için dostu olan diğer davalıya başvurduğunu, davalı Mehmet'in tazminat karşılığı bu parayı verebileceğini söylediğini ve davalı Mehmet'in bir ay sonra ödenmek üzere Muzaffere 4.000.000.000 lira borç verdiğini, bu arada davacının vekaleti olduğundan, davacının haberi olmaz düşüncesiyle taşınmazı davalı Mehmet'e teminat olarak devrettiğini, Muzaffer borcunu ödemeyince dairenin geri alınamadığını, davalı Mehmet de daireyi 4.000.000.000 lira bedelle aldığını, bedeli vekile ödediğini savunmuştur.
Mahkemece, işlemin muvazaalı olmadığı, davalı Mehmet'in kötü niyetinin kanıtlanamadığı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; çekişmeli 6 nolu daire davacıya aitken, davacının daireyi satması için davalı Türker'i 11.11.1997 tarihinde vekil tayin ettiği, dairenin aynı gün vekil marifetiyle 500.000.000 liraya diğer davalıya satış suretiyle temlik edildiği gerçek bedelin 10 milyar lira olduğu sabittir ve tartışmasızdır.
Ancak bir tanık davalı Mehmet'in diğer davalı vekilin babasının elinde büyüdüğünü söylemiş, diğer tanıkların davalılar arasındaki ilişki hususunda da bilgilerine başvurulmamıştır. Öte yandan yapılan soruşturmanın hüküm kurmaya elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı da yoktur.
Hal böyle olunca, yukarıdaki ilkeler uyarınca bir araştırma yapılması, vekille alıcı arasındaki ilişkinin saptanması, bu yönde tanıkların yeniden bilgisine başvurulması, davalı vekilin savunmasında adı geçen Muzaffer Eraslan'nın da tanık olarak dinlenilmesi temlikin yapıldığı gün davalı Mehmet'in banka hesabından çekilen 4 milyar liranın Muzaffer Eraslan'a mı vekile mi verildiğinin açıklığa kavuşturulması ve hasıl olacak duruma göre bir karar verilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü H.U.M.Y.'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.09.2001 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy