(818 S. K. m. 390/2) (4721 S. K. m. 2, 3)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, murisleri Sacide'nin 18 parsel sayılı taşınmazını kat karşılığı, inşaat sözleşmesi ile vermek istediği halde, davalı kooperatifin kurucu üyelerinden olan davalı Abdülkerim tarafından kandırılmak suretiyle, elinden alınan vekaletnameyle, davalı kooperatif'e satış gibi temlik edildiğini, murise gerçekte bedel ödenmediğini, kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığı izleniminin verilmesi için de, vekil tarafından murise üç daire için kooperatife üye ve ortak edileceğine dair noterden taahhütname verildiğini, vekilin murisin zararına, kooperatifle iş birliği içerisinde hareket ettiğini, ileri sürerek tapu iptali ve tescil istemişlerdir.
Davalılardan Abdülkerim, davacıların murisinin satış için vekaletname verdiğini, bu vekaletnameyle de taşınmazı davalı kooperatife sattığını, murisin nakit bedel yerine kooperatiften üç daire istediğini, bu nedenle de satış bedeli olarak üç daire için kooperatife üye olması taahhüdünü verdiğini;kooperatif işi bitirdiğinde üç dairenin teslim edileceğini, davalı kooperatif ise, taşınmazı satın aldıklarını, kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapmadıklarını söyleyerek, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, iddia yerinde görülmediğinden davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davalılar Müjdat Üner vs vekili tarafından, duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 22.10.2002 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs vekili Avukat Tahsin Üneri avukat İsmail Çatal ile temyiz edilen vs vekili avukat Nejat Özkoyuncu geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi A.Sevil Çalıkoğlu tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Bilindiği üzere;Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince;Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre, davacıların miras bırakanının davalı vekili ile o tarihte davalı kooperatifin kurucu üyesi olan Abdülkerim arasında, vekalet ilişkisinin kurulduğu, 19.4.1995 gün ve 3538 sayılı vekaletname uyarınca da taşınmazın davalı kooperatife satış yoluyla devredildiği sabittir. Akitte, satış bedeli gösterilmiş, olmasına karşın, bedel olarak miras bırakana kooperatifte üyelik tahsis edilerek, bedel ödenmediği de vekilin açık beyanından anlaşılmaktadır.
Bu durumda, vekil edenin satış ilişkisinde zarara uğratıldığı, bu zararlandırma eyleminde vekil ile kooperatifin el ve iş birliği içerisinde oldukları da, dosya kapsamıyla belirlenmiştir.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne, karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 4.12.2001 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için (250.000.000) lira duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına 22.10.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy