(4721 S. K. m. 2, 988, 989, 1023, 1024)
Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali, tesçil davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 2.4.2002 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. vekili avukat Ali Şen geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vs. vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı,bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
Dava, ketmi verese iddiasına dayalı tapu iptali, tesçil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davalı Hakkı A'ın davadan önce ölmüş olması, Kartal 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 1979/393 esas sayılı kararının davacılar Cenap, Sulhiye ve Cevat yönünden kesin hüküm oluşturması ve diğer davacılar yönünden de davalıların kötüniyetlerinin iddia ve ispat edilemediği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Ölü kişi aleyhine açılan davanın reddedilmesi doğrudur. Nevarki diğer hususlarda yerel mahkeme kararının yeterli araştırma ve incelemeye dayandığını ve yasal olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.
Mahkemenin kesin hüküm olarak kabul ettiği davada davacılardan Sulhiye, Cevat ve Cenap aynı nedene dayanmışlarsada davanın devamı sırasında veraset ilamının iptali için açtıkları davayı müracaata bırakmışlar ve açılmamış sayılmasına karar verilmiş, yargılama sonucunda da bu yönde hükme yeterli delil elde edilemediği gerekçesiyle davaları reddedilmiştir.Oysa o davadan sonra davacılar tarafından açılan 1988/421 esas sayılı verasetin iptali ve davalılar tarafından açılan 1997/105 esas sayılı verasetin iptaline ilişkin hükmün iptali davaları sonucunda davacıların mirasçılığı kesinleşmiştir.Bu suretle davacıların sonradan oluşan yeni duruma dayanarak eldeki davayı açmış bulunmaktadırlar. Öyle ise kesin hükümden söz etme olanağı yoktur.
Öte yandan, ikinci el durumunda bulunan diğer davalıya husumet yöneltilmek suretiyle dava açıldığına göre yerleşmiş Yargıtay İçtihatları uyarınca bu davalıların kötüniyetli olduğunun ileri sürüldüğünün kabulü gerekir.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet,nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş,bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış,iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş,değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakda tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke M.K.nun 1023.maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1.fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tesçil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tesçile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde,huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin,iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi,hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı,kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta,şeklen iyi niyetli gözükeni değil,gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması,bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu,iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca, bu davalının iyiniyetli olup olmadığı yönünden tarafların tüm delillerinin toplanması ve değerlendirilmesi, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile bu yönlerden de davanın reddedilmesi isabetsizdir. Davacılar vekilinin temyiz itirazı yerindedir.Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK:nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 4.12.2001 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 250.000.000 lira duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına ve peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine 2.4.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy