(2644 S. K. m. 6) (5602 S. K. m. 52) (766 S. K. m. 33, 37) (1617 S. K. m. 23) (3402 S. K. m. 17, 46) (YHGK 05.02.1997 1997/1-834 E. 1997/40 K.)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan davada, mahkemece verilen karar süresinde temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü
Karar: Davacı Hazine vekili, Hazinenin kayden maliki olduğu taşınmaza ait tapulama tutanağının beyanlar ve tapu sicilinin şerhler hanesine yazılmış bulunan zilyetliğe dayanılarak, zilyetleri yada onları halefleri tarafından yasal süresinde tapu iptal ve tescil davası açılmadığını; böylece, sicildeki şerhin korunması gereğinin ortadan kalktığını ileri sürmüş; bunun (şerhin) sicilden silinmesini istemiştir.
Gerçekten dosya içeriğine göre tapulama tutanağının beyanlar ve tapu kaydının şerhler hanesinde gösterilen zilyetliğin, imar-ihya olgusuna dayandığı açıkça anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere ihya, hemen her devirde Devletin ekonomi ve tarım politikasının temel ögelerinden biri olmak niteliğini korumuştur. Ölü toprakların tarıma elverişli duruma getirilmesi ve değerlendirilmesi, üretimin arttırılmasındaki yararlar her dönümde ihyaya imkan veren hükümleri düzenlemeye Devleti zorlamıştır. Nitekim imar-ihyadan mülk edinmeye imkan veren ilk hüküm 1934 yılında yürürlüğe giren 2644 sayılı Tapu Kanununun 6. maddesinde yer almış; ancak 1945 tarihli ve 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile sözü edilen 6. madde yürürlükten kaldırılmıştır. Yaklaşık 6 sene sonra kabul edilen 1950 tarihli ve 5602 sayılı Tapulama Kanununun 52. maddesinde (... 4753 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar yapılmış olan İhyalar Mezkur Kanununun geçici maddesinde yazılı müracaata bakılmaksızın, ihya edenler veya mirasçıları adlarına tapulanır. 4753 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra ihya edilmiş veya ihyasına başlanmış olan gayrimenkuller Devlet adına kayıt olunur...) denmiş; ihyadan ötürü mülk edinme imkanı getirilmiştir.
1966 yılında yürürlüğe konulan ve 5602 sayılı Tapulama Kanununun yerini alan 766 sayılı yasanın 37. maddesinde ise Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Hükümlerine göre... Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunup kamu hizmetlerine tahsis olunmayan taşlık ve delicelik araziden 27.3.1950 tarihinden evvel masraf ve emek sarfı ile bağ, bahçe, meyvalık, zeytinlik veya tarla haline getirilmek suretiyle ihya edilmiş gayrimenkuller hazine adına tespit ve tescil olunur. İhya edenlerle kanuni veya akdi halefleri tutanakta ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir. Bu gibi yerler hakkında yetkili mercilerce Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun muadel geçici maddesi hükmü kullanılır.
Bu nevi gayrimenkuller üzerinde hazine tarafından Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu o yerde tatbik edilinceye kadar ahara temliki tasarrufta bulunulamayacağı gibi, ihya edenlerle haleflerinin zilyetlikleri de ihlal olunamaz. Bu cihet tapulama tutanağında belirtilir ve kütüğün şerhler hanesine işaret olunur. Bu hükümler dışında ihya edilmiş veya ihyasına başlanmış olan gayrimenkuller doğrudan doğruya hazine adına tesbit ve tescil olunur. Özel kanunlar hükümleri saklıdır.
Bu maddede yazılı gayrimenkuller hakkında şartları bulunduğu takdirde 33. madde hükmü uygulanır. Şeklindeki düzenlemeye yer verilmiş; bir müddet sonra 1617 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Öntedbir Kanununun 23. maddesi ile Tapulama Kanununun anılan maddesinin (37. maddenin) son fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece, ihya yoluyla yasal anlamda kültür arazisi haline getirilmiş taşınmazın, Tapulama Kanununun 33. maddesinde yer alan kazandırıcı zaman aşımı şartları ile zilyet namına mülk edinilmesi imkanı kaldırılmıştır. Ancak, 766 sayılı Tapulama Kanununu yürürlükten kaldırılan ve 9.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanununun 17. maddesinde yazılı orman sayılmayan, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfıyla imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmaz mallar 14. maddedeki şartlar mevcut ise; imar ve ihya edenler adına tesbit olunur. hükmü ile de; yasanın öngördüğü biçimde gerçekleştirilen ihyanın, kazandırıcı zaman aşımı ile birleşmesi halinde zilyet yararına mülk edinilebileceği kabul edilmiştir. Ayrıca 3402 sayılı Kanunun 46. maddesinde de Kadastro yapılacak veya daha önce tapulama veya kadastrosu tamamlanmış bulunan yerlerde, 766 sayılı Kanunun 37. maddesi veya 4753 sayılı Kanun ile ek ve tadilleri uyarınca hazine adına kaydedilen taşınmaz mallar bu kanun hükümlerine göre doğan iktisap şartlarına istinaden zilyetleri adına tesbit ve tescil olunur. hükmü yer almış; Ne var ki, değinilen kanunun son fıkrasında kadastrosu yapılan yerlerde bu maddeye dayanan talep ve dava hakkı, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren iki yıllık süreye tabi tutulmuştur. Kuşkusuz, iki yıllık süre Kadastro Yasasının 12/3. maddesinde yazılı on yıllık sürenin geçirilmiş olması halinde uygulanabilecek olan ek süre niteliğindedir.
Hemen belirtilmelidir ki, 3402 sayılı Yasanın 46/son. maddesi ile getirilen iki yıllık ek süre, aynı yasanın 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık sürede olduğu gibi hak düşürücü bir süredir. Hak düşürücü sürenin kabul edildiği durumlarda, kanunun tayin ettiği süre içerisinde dava açılmaz ise hak doğmaz. Diğer bir anlatımla, hak düşüren sürenin dolması halinde, hak bütünüyle ortadan kalkmaktadır. Benzeri hukuki müessese olan zaman aşımı ile farkı da burada odaklaşmaktadır. Zaman aşımı hakkı değil, onu dava etmek yetkisini ortadan kaldırır. Öte yandan, hak düşürücü süre yönünden tarafların talepte bulunmalarına gerek yoktur. Hakim, belirtilen nitelikteki bir süreyi (hak düşüren süreyi) kendiliğinden (re'sen) gözönünde bulundurmak zorundadır.
Somut olayda, tapulama tutanağının beyanlar ve tapu kütüğünün şerhler hanesinde isimleri yazılı kişi veya kişiler ile onların halefleri tarafından Kadastro Yasasının 1/3 ve 46/son maddelerinde öngörülen hak düşürücü süreler içerisinde imar-ihyaya ve zilyetliğe dayanılarak mülkiyetin kendilerine nakledilmesini amaçlayan iptal ve tescil davası açılmadığı saptanmıştır. Bunun yanısıra, tutanağın beyanlar hanesinde gösterilen imar-ihya ve zilyetliğin mahkeme hükmü ile doğrulanması ve bunun hükmen tapu sicilinin şerhler hanesine de yazılması da mülkiyet hakkı bahşedebilme yönünden bir özellik taşımaz. Beyan ve şerh; toprağın ihyasını, ihya edeni ve zilyedini veya zilyetlerini belirtmekte ve yalnızca, fiili bir durumu ortaya koymaktadır. Ancak yukarıda açıklamaya çalıştığımız yasal düzenlemelere karşın: sonradan yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Yasasında, değinilen nitelikteki şerhleri dayanaksız bırakan bir hüküm yer almamıştır. Yeni yasanın ihya eden zilyetlere yada haleflerine daha geniş bir imkan (mülk edinme imkanı) getirmiş olması ve bu imkanın dava yoluyla kullanılmaması şerhi dayanaksız hale getiremez. Çünkü tapulama tesbit günündeki mevzu hukuka (yürürlükte olan kanun hükümlerine) göre, kazanılmış bir hak söz konusudur. Diğer bir deyişle; şerhin dayanağını teşkil eden önceki yasal düzenlemeler yürürlükte iken yapılıp kesinleşen tapulama tesbiti; o yasal düzenlemelerin ihya eden zilyetler yararına gözetilmesi bakımından kazanılmış hak durumunu oluşturmuştur. Esasen, 3402 sayılı yasa yeni tarihli ihyalar nedeniyle dahi, mülk edinme imkanı tanırken, eski tarihlerde yapılmış ve her nasılsa dava açılıp mülkiyet hakkına dönüştürülmemiş yada dönüştürülememiş ihyaların kaldırılması sonucunu doğurabilecek bu tür davaların, haksızlıklara neden olabileceğini gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca, Hazineye ait tarım arazilerinin satışına dair değişik tarihlerde sonradan yürürlüğe giren yasalarda bu tür arazilerinin kullananların öncelikli alım haklarının varlığı ve alım koşulları düzenlenmiş bulunmaktadır. Sicildeki beyanın korunmasında öncelikli alım hak sahibini belli etme yönünden hukuki yarar da vardır.
Değinilen ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 5.2.1997 gün; 1997/1-834 Esas, 1997/40 Karar sayılı kararında da benimsenmiş; anılan karara yönelik karar düzeltme isteği ise 21.5.1997 tarih 1997/1-276 esas 1997/462 sayılı kararla reddedilmiştir.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.
Sonuç: Davalıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.03.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy