(1086 S. K. m. 237)
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan davada, mahkemece verilen karar süresinde temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Maddi anlamda kesin hüküm, yargısal ( kazai ) kararlara tanınan yasal gerçeklik ( hakikat ) vasfıdır.Bu vasıf yargısal ( kazai ) kararların gerçeğe ( hakikata ) uygun olarak verildiğinin kabul edilmesini zorunlu kılar.Kesin hüküm kuralı, haklı ve adil kararların korunması yanında, kişiler arasındaki çekişmelerin sonsuza dek davam etmesini önlemek, toplumun istikrar ve düzenini sağlamak, hukukun ve yargının güvenirliğini korumak amacıylada kabul edilmiştir.Bütün yasal yollar kapandıktan ve verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı davanın tekrar yargı önüne getirilmesi, toplumda sonu gelmeyen çekişmelere, huzursuzluklara, istikrarsızlıklara, kazanılmış hakların her zaman ortadan kaldırılabileceği endişesine neden olur.Çelişkili kararların çıkmasına sebebiyet verir.Bu itibarla, tarafları,mevzuu ve sebebi aynı olan Devletin iştiraki, hakimin tarafsız araştırması ve iradesi ile kurulan, tüm yasal yollardan geçmek suretiyle; diğer bir anlatımla şekli yönüylede kesinleşen önceki hükmün korunmasında kamunun büyük yararı bulunmaktadır.
Hukukumuzda kamu düzeninden sayılan ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 237.maddesinde düzenlenen kesin hüküm tarafların anlaşmaları ile ortadan kaldırılamadığı gibi, mahkemece kendiliğinden ( resen ) gözönünde tutulur.Düzenlediği hak ve çıkar ilişkileri yönünden yasal gerçeklik ( hakikat ) sayıldığından taraflarını bağlar.
Somut olayda; mahkemece yanlar arasında daha önce görülüp sonuçlanan davanın bu dava bakımından kesin hüküm teşkil ettiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.Ne var ki önceki davada yanlar arasında akdedilen 1.12.1987 tarihli protokol ile çekişme konusu taşınmaz üzerinde inşası öngörülen tesislerin yapılmadığı ileri sürülmüş, bu iddia dava tarihi itibariyle sabit görülmeyerek dava reddedilmiştir.Davacı tarafından bu kez açılan davada ise taşınmazda yapılan yapıların ve tesislerin protokolde öngörüldüğü biçimde kullanılmadığı iddiası vardır.Yukarıda değinilen ilkelere göre değerlendirme yapıldığında, her iki davanın sebeplerinin farklı olduğu açıktır.Öte yandan ilk davada sadece davacı Genel Müdürlüğün mülkiyetinde bulunan ve üzerinde intifa hakkı tesis edilen 4 parsel sayılı taşınmaz çekişmeye konu edilmişken, bu kez davada 5 ve 6 sayılı parsellerin de davaya konu edildiği anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, davalarda taraf ayniyeti mevcut ise de konu ve müddeabih birliğinin varlığından, dolayısıyla kesin hüküm olgusunun gerçekleştiğinden söz edilemez.Davanın esasına girilip, gerekli inceleme yapılarak bir karar verilmesi gerekirken, kesin hükümden söz edilerek davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazları yerindedir.Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine 28.3.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy