(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 390/2)
Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan tapu iptali, tescil davasının yapılan yargılamasında, mahkemece davanın reddine dair verilen karar davacı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 25.6.2002 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden H. Mehmet E. ile temyiz edilen Amine E. vekili avukat Nezih İnsal geldiler, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz edilen gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin ve vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
Davacı, yurtdışında öğretmen olarak görevlendirildiğini davalı eşi Amine'yi Türkiye'deki işlerini takip etmesi için vekil tayin ettiğini vekilin taşınmazını diğer davalıya muvazaalı biçimde sattığını, satışın hemen arkasından aleyhine boşanma davası açtığını bildirip, iptal tescil isteğinde bulunmuştur. İddianın içeriğine ve ileriye sürülüş biçimine göre davada vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır.
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince;davacı ile davalı Amine'nin evli oldukları, davacının yurtdışına öğretmen olarak gittiği, davacının davalı eşini 14.9.1998 tarihinde satışa da yetkili olmak üzere vekil tayin ettiği, çekişmeli 1 nolu parselin 28 nolu meskeni davacıya aitken, vekil tarafından dayısının oğlu olan diğer davalı Mehmet'e 11.9.2000 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği, davalı vekilin temlikten hemen sonra ortak meskeni terk ettiği ve (22.9.2000 günü) davacı aleyhine boşanma davası açtığı, boşanmalarına karar verildiği, boşanma ilamının içeriğinden de, davalı eşin davacıdan çekişmeli taşınmazı istediği, bu yüzden geçimsizlik başladığı vekil ile alıcının el ve işbirliği içinde oldukları, satış bedelinin davacıya ödendiğine dair savunmanın da kanıtlanamadığı toplanan deliller ve tüm dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca iddianın kanıtlandığı gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken delillerin taktirinde yanılgıya düşülerek reddedilmesi doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin temyiz edene geri verilmesine 25.6.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy