(4721 S. K. m. 2, 1023)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar miras bırakan babalarının hukuki ehliyete haiz olmadığı son zamanlarında davalılar tarafından kandırılarak dava konusu taşınmazının önce Serhat İ.'ye temlik edildiğini, daha sonra da durumu bilen diğer davalılara kısa aralıklarla muvazaalı intikal ettirildiğini ileri sürerek, iptal tescil istemişlerdir.
Davalı, son malik Taner taşınmazı tapuda iyiniyetle satın aldığını, davacıların babasını tanımadığını davanın reddini savunmuştur. Ara maliklerden Nazım da davanın reddi gerektiğini iyiniyetle satın aldığını belirtmiştir.
Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamları uyarınca Adli Tıp Kurumundan alınan rapor gereğince miras bırakanın akit tarihinde hukuki ehliyete haiz bulunmadığı ve satışlarında muvzaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı Taner Ç. vekili tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.3.2003 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden Taner Ç. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vs vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı,, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare tetkik hakimi Zümrüt Eskicindil tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
KARAR
Dava, ehliyetsizlik, hile, muvazaa hukuksal nedenlerine dayalı iptal tescil isteğine ilişkindir.
Dosya içeriği, toplanan deliller, özellikle Adli Tıp Kurumunun 25.10.2000 tarihli raporuna göre, miras bırakan H. Cahit V.'ın ilk akit tarihi olan 13.6.1990 tarihinde ehliyetsiz olduğu sabittir.
Ne varki, çekişmeli taşınmazın ilk temlikinden sonra 19.7.1990 tarihinde Nazım Y.'a 12.9.1990 da Hakan S.'a ve 13.6.1991 tarihinde son kayıt maliki Taner Ç.'e intikal ettiği dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Son kayıt maliki Taner Ç. temliki işlemde iyiniyetli olduğunu savunmuşsa da; bu savunma üzerinde yeterince durulmuş değildir.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023.maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakda tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke M. K.nun 1023.maddesinde aynen " tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1.fıkrasına göre " bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz".biçiminde öngörülmüştür.
Ne varki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima gözönünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/13 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde araştırma yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davalı Taner Ç.'nin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine 18.3.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy