(4721 S. K. m. 647, 706) (1086 S. K. m. 376, 381/son, 388, 389)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacı/müdahil davacı, miras bırakan İlhami'nin ikinci eşi Müzeyyen'den mal kaçırmak amacıyla dava konusu taşınmazlardaki 1/3 payını davalı kardeşlerine muvazaalı olarak, para almadan temlik ettiğini, davalıların bu durumu bildikleri halde payları geri iade etmediklerini ileri sürerek, iptal tescil istemiştir.
Davalı, dava konusu taşınmazlardaki payı kardeşleri olan davacıların murisi İlhami'nin paraya ihtiyacı olduğu için gerçekten sattığını, davacıların iddiasını ancak yazılı belge ile ispat edebileceklerini bu nedenle davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca, davacılardan Ferruh'un taşınmazları haksız olarak kullandığından elatmanın önlenmesi ile haksız elatılan döneme ilişkin ecrimisilin faiziyle tahsilini istemiştir.
Mahkemece, muvazaa iddiasının ispatlandığından bahisle, iptal-tescil davasının kabulüne, davacı karşı davalı Ferruh'un taşınmazdaki kullanımının mirasçılık sıfatına dayalı olduğu, haksız bulunmadığı, ecrimisil bakımından hissedarlık haklarının kullanımına engel bulunmadığı gerekçesiyle elatmanın önlenmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmiştir.
Karar, davalı-karşı davacı vekili tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Tarafların tüm delilleri toplanıp, tetkik edildikten ve HUMK.nun 376. maddesine göre; son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin; aynı Yasanın 388. maddesi uyarınca kararı gerekçesi ile birlikte ( tam olarak ) yazması ve hüküm sonucunu 389. maddede öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır.
Ne var ki, uygulamada söz konusu Yasanın 381. maddesinin son fıkrasının getirdiği ayrıcalığa dayanılarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekle, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır.
İşte bu gibi hallerde HUMK.nun 389. maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile HUMK.nun yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum yaratır. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
Değinilen ilke ve yasa hükümleri gözardı edilerek kısa kararda "açılan davaların kabulüne" gerekçeli kararda "davacılar İlhami mirasçıları tarafından açılan davanın kabulüne, Şefik ve Vedat tarafından açılan davanın reddine" şeklinde kısa karara çelişkili gerekçeli karar yazılması doğru değildir.
Sonuç: Hal böyle olunca, hükmün 10.4.1992 gün 1992/7 esas, 1992/4 sayılı Yargıtay içtihatları Birleştirme Kararı çerçevesinde bir karar verilmek üzere HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 4.12.2002 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 275.000.000 lira duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 18.3.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy