(1086 S. K. m. 159, 163, 428)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, dava konusu taşınmazın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalıya satıldığını belirterek tapu iptali isteğinde bulunmuştur. Davalı, duruşma gününün tebliğine rağmen duruşmalara katılmamış yazılı beyanda bulunmamıştır.
Mahkemece, yapılan yargılama sonucu davacıya davada dayandığı ve iptalini istediği tapu kayıtların ibraz etmesi için kesin süre verilmesine rağmen bildirmediği, celp edilen kaydın davalı ile bir ilişkisinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 30.12.2003 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden Sevim geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kesin mehile riayetsizlikten bahisle reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; davaların kısa zamanda sonuçlandırılması, adaletin bir an önce tecellisi için, taraflarca veya Mahkemelerce yapılması gereken bir kısım adli işlemler sürelere bağlanmıştır. Bilindiği üzere bu sürelerin bazılarını kanun bizzat belirlerken bir kısmını işin özelliğine, tarafların durumlarına göre belirlemesi için hakime bırakmıştır. Kanuni süreler açıkça belirtilen ayrıcalıklar dışında kesindir. Bu nedenle HUMK.nun 159. maddesinde açık hükmünde belirtildiği gibi kanunun tayin ettiği süreler hakim tarafından azaltıp çoğaltılamaz. Buna karşın, aynı yasanın 163. maddesine göre hakimin belirlediği süreler ise kural olarak kesin değildir. Hakim tayin ettiği süreyi henüz dolmadan azaltıp çoğaltacağı gibi, süre geçtikten sonra da tarafın isteği üzerine yeni bir süre tanıma yoluna da gidebilir. Bu takdirde verilen ikinci süre kesindir. Ancak, hakim kendi belirlediği sürenin kesin olduğuna da karar verebilir. Kesin sürenin tayin edilmesi halinde, karşı taraf yararına usulü kazanılmış hak doğacağı da kuşkusuzdur.
Hemen belirtmek gerekir ki, ister kanun, isterse hakim tarafından tayin edilmiş olsun kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen bir işlemin bu süre geçtikten sonra yerine getirilmesine yasal olanak yoktur. Böylece kesin sürenin kaçırılması; o delile veya hakka dayanamamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmekte, bazen davanın kaybedilmesine dahi neden olmaktadır. Bu itibarla geciken adaletinde bir adaletsizlik olduğu düşüncesinden hareketle, davaların yok yere uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere konan kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Öncelikle, kesin süreye ilişkin ara kararı her türlü yanlış anlaşılmayı önleyecek biçimde açık ve eksiksiz yazılmalı, yapılacak işler teker teker belirtilmelidir. Bunun yanında verilen süre yeterli, emredilen işler, gerekli ve yapılabilir nitelik taşımalı, ayrıca hakim süreye uyulmamanın sonuçlarını açıkça anlatmalı, tarafları uyarmalıdır. Öte yandan, kesin süre tarafların yanında hakimi de bağlayacağından uyulmaması halinde gereği hakim tarafından hemen yerine getirilmelidir.
Somut olayda, her ne kadar davacı iptalini istediği kayda ilişkin bilgileri dava dilekçesinde ve yargılama aşamasında açıklıkla bildirmemiş ise de, davacı tarafından verilen adres uyarınca yapılan soruşturma ile çekişmeli yerin 34 ada 14 parselde bulunan 15 nolu bağımsız bölüm olduğu saptanmıştır.
Davada ileri sürülen sebebe dayalı iddianın her türlü delille (tanık dahil) ispat edilebileceği kuşkusuzdur. Mahkemece, davacıya tüm delillerinin ibrazı için ara kararı kurulmak suretiyle mehil verilmiş ise de verilen mehlin ibrazı gereken deliller yönünden açıklık taşımadığı, ayrıca yukarıda belirtilen usul kurallarına uygun olmadığı anlaşılmaktadır.
Sonuç: Hal böyle olunca, davacıya ne gibi delilleri ibraz etmesi gerektiği yolunda ve yukarıdaki ilkeleri kapsar biçimde ara kararı kurulmak suretiyle mehil verilmesi, mehle riayetsizliğin sonuçlarının hatırlatılması ve ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.12.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy