(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 386, 390)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, adına kayıtlı iki adet tapulu taşınmazının vekili aracılığıyla alınan borcun teaminatı için davalıya temlikine esas vekaletnamenin hileli alındığını, kendisinin okuma yazma bilmediğini, yaşlı olduğunu, vekilin vekaleten temsil yetkisini kötüye kullandığını ve satışın muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı, temliki işlemin yöntemine uygun olarak düzenlenen vekaletnamedeki yetkiye dayanılarak yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından, duruşma istemli temyiz edilmekle, duruşma günü olarak saptanan 6.5.2003 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili avukat Aziz Bozdemir ile temyiz edilen Mehmet K. vekili avukat Ali Rıza Aydın geldiler, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz edilen gelmedi yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Satılmış Altıngöz tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davada, vekalet görevinin kötüye kullanıldığı hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Yukarıda açıklandığı üzere, vekalet görevinin kötüye kullanılmasından sözedilebilmesi için, geçerli bir vekalet ilişkisi (içilişkisi) kurulması yanında vekilin vekil edeni zararlandırmak amacıyla akit yaptığı 3.kişiyle el ve iş birliği içinde (dış ilişki) bulunması ve zararın gerçekleşmiş olması gerekir.
Somut olayda, davacının, davaya konu taşınmazlarını (78 ada 2 parseldeki 24/384 er paylı 9 ve 10 nolu bağımsız bölümleri) temlik iradesi taşıdığı ve bu amaçla davalılardan kızı Sibel'e 4.8.1999 tarihli vekaletnameyi verdiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, sadece, bu ilişki değerlendirilmiş vekaletin veriliş amacı üzerinde durulmuştur. Ne varki, dış temsil ilişkisi gözetilmeden davada red kararı verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan deliler, yukarıda açıklanan ilke ve olgularla birlikte irdelendiğinde çekişmeli taşınmazların 6.8.1999 tarihli resmi sözleşmeyle davalı Mehmet Kaya'ya 2.500.000.000 lira bedelle temlik edildiği, oysa, gerçek değerlerinin 13.000.000.000 lira olduğu saptanmıştır. Gerek bu belirme, gerekse tanık anlatımları bir bütün halinde değerlendirildiğinde, davacının vekili (kızı) Sibel ile onunla akit yapan öteki davalı Mehmet K.'nın davacıyı zararlandırma amaçlı el ve işbirliği içerisinde oldukları sonucuna varılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, delillerin ve somut olayın yanlış değerlendirilmesi sonucu red kararı verilmesi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan sebeplerden ötürü HUMK'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 4.12.2002 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 275.000.0000 lira duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına 6.5.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy