(1086 S. K. m. 74, 75, 76) (818 S. K. m. 390) (743 S. K. m. 2)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; davacı, ortak murisleri Ş. adına kayıtlı 10 parsel sayılı taşınmazın, davalı kardeşinin diğer mirasçılardan hileli yollarla mal kaçırmak amacıyla anneleri Ş. kandırarak, bağış şeklinde adına tescilini sağladığını, annelerinin ölümünden sonra temliki öğrendiğini ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile muris Ş. mirasçıları adına payları oranında tescilini istemiştir.
Davalı, muris muvazaası sebebiyle açılan davanın hukuki dayanağının bulunmadığını, tapudaki işlemin şeklinin ve iradenin bağış olduğunu, şekil ve iradenin birbirine uygun bulunduğunu ileri sürüp, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının annesi Ş. yaşlılığından, hulus ve saffetinden yararlanarak onu hileli hareketleri nedeni ile hataya düşürüp, dava konusu taşınmazı tapuda kendi adına bağışlattığının sabit olduğu gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Davada, miras bırakandan hile ile alınan vekaletname kullanılmak suretiyle temlikin yapıldığı ileri sürülerek iptal ve tescil isteğinde bulunulmuştur. Mahkemece, davalının yaşlı olan annesi Ş hulus ve saffetinden yararlanarak hataya düşürüp temliki işlemi yaptırdığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nun 19.1.1974 tarih 1972/2 - 584, 1974/14 sayılı kararında belirtildiği üzere H.U.M.K.'nun 74, 75, 76. maddelerinden çıkan anlam ve sonuca göre; Hakim, davacının bildirdiği maddi olay ve netice-i taleple bağlı ise de, cereyan eden maddi olayda hangi hukuki nedene göre hüküm verileceğini ya da hangi hukuki sebebin nazara alınacağını tayin ve takdir etmek durumundadır. O kadar ki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa bile, mahkemece uygun hukuki sebep bulunarak ona göre bir karar verilecektir.
Bilindiği üzere, vekaletnamenin hile ile alındığı iddiası, vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içerir. Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; çekişmeli 10 nolu parsel, tarafların miras bırakanı Ş. ait iken, Ş. Andırın noterliğinde 14.12.1998 tarihinde düzenlenen vekaletname ile tayin ettiği vekil İ. tarafından aynı gün düzenlenen resmi akit ve bağış yolu ile davalıya temlik edildiği tartışmasızdır.
Sonuç: Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda delillerin irdelenmesi ve sonuca gidilmesi gerekirken, hileden söz edilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 08.05.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy