(3621 S. K. m. 5, 9)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacılar ve müdahiller, 461 parsel sayılı taşınmazda paydaş iken, imar uygulamasıyla 11 ve 12 imar parsellerde paydaş olduklarını, mevcut kıyı kenar çizgisinin özellikle imar uygulaması bakımından kendilerini mağdur ettiğini ileri sürerek, İçtihadı Birleştirme Kararları gereğince imara esas olmak üzere kıyı kenar çizgisinin yerinde tespiti ile paftalarına işlenmesi isteğinde bulunmuşlardır.
Davalı Belediye vekili, husumet ehliyetlerinin olmadığını, kıyı kenar çizgisinin tespitine yönelik görevleri bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Diğer davalılar, 21.11.1979 tarihli kıyı kenar çizgisinin 15.10.1999 tarihinde yeniden onaylandığını, 1 ay süre ile ilanlarının yapıldığını, davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savunarak, davanın reddini istemişlerdir.
Mahkemece, 3 keşif sonucu alınan bilirkişiler raporlarına göre, davacıların kıyı kenar çizgisinin, mevcut kıyı kenar çizgisinin deniz tarafından geçtiğine yönelik davalarının reddine, 461 parsel sayılı taşınmaz kenarından geçen kıyı kenar çizgisinin 15.10.1999 tarihinde onanarak kesinleşen mevcut kıyı kenar çizgisi ile aynı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Karar, davacılar ve müdahiller vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, kıyı kenar çizgisinin tespiti isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden, davacıların taşınmazlarının bulunduğu yörede yapılan imar uygulaması sırasında kıyı kenar çizgisi belirlenmesinin zorunlu olduğunu, önceden belirlenen çizginin bu uygulama da kendilerini mağdur ettiğini ileri sürerek, yeniden belirleme isteğinde bulundukları anlaşılmaktadır.
Kıyı kenar çizgisinin ne surette belirleneceği 3621 Sayılı Yasanın 5 ve 9 maddeleriyle düzenlenmiş olup, anılan görev İdareye (valiliğe) verilmiştir. Öte yandan, imar uygulamasına ilişkin düzenlemelerinde idari tasarruf niteliğinde bulunduğu tartışmasızdır. Belirtilen her iki işlemin de idari tasarruf nitelikleri gözönünde bulundurulduğunda, adli yargı yerinin idari tasarruf anlamında ve onun yerine geçerek işlem yapması mümkün değildir. Diğer taraftan, bir eda davası söz konusu olmadığına göre, olayda 28.11.1997 tarih 5/3 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının da uygulama yeri yoktur.
Sonuç: Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacılar ve müdahiller vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 21.05.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy