(4721 S. K. m. 6, 1025) (1086 S. K. m. 288, 290, 293)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, adına kayıtlı 1625 parsel sayılı taşınmazını davalıdan aldığı borcun teminatı olarak 19.12.2000 tarihli sözleşme uyarınca devir ettiğini, davalının borç parayı vermediğini ve taşınmazı da iade etmediğini ileri sürerek iptal ve tescil istemiştir.
Davalı, muvazaalı işlem yapılmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, muvazaa olgusu 19.12.2000 tarihli sözleşmeyle kanıtlandığından davanın kabulüne, davalı adına olan 1625 parsel kaydının iptaliyle davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Karar, davalı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Satılmış Altıngöz'ün raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi Gereği görüşülüp, düşünüldü:
KARAR
Dava, taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; Muvazaa kısaca irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanabilir. Muvazaada taraflar üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak için anlaşarak bazan aslında bir sözleşme yapma iradesi taşımadıkları halde görünüşte bir sözleşme yapmaktadırlar (mutlak muvazaa). Veya gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile gizlemektedirler ( nisbi muvazaa ) Yanlar, ister salt bir görünüş yaratmak için, ister başka bir sözleşmeyi gizlemek amacıyla, sözleşme yapsınlar görünüşteki sözleşme gerçek iradelerine uymadığından, tabandaki sözleşmede tapulu taşınmazlarda şekil koşullarını taşımadığından geçersizdir.
Her ne kadar muvazaayı düzenleyen B. K.nun 18. maddesinde ve öteki kanun hükümlerinde muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçları hakkında bir açıklık bulunmamakta ise de; taraflar arasında alacak ve borç ilişkisi doğurmayacağı, muvazaanın varlığının hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde bulundurulması gerektiği, belirli bir sürenin geçmesi, sebebin ortadan kalkması veya ilgililerin olur (icazet) vermesi ile geçerli hale gelmeyeceği, uygulamada ve bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmektedir.
Hemen belirtmek gerekir ki, muvazaa nedeniyle geçersiz sözleşmeye dayanılarak bir taşınmazın tapuda temliki yapılmışsa bu tescil yolsuz bir tescil hükmündedir. Tapuda yapılan temlik ve tesciller illi işlemler olduğundan tapunun dayanağı sözleşme geçersiz ise tapu kaydının da Medeni Kanunun 1025. maddesine göre iptali gerekir. Ayrıca muvazaalı sözleşmeler yapıldığı andan itibaren taraflar arasında hüküm ve sonuç doğurmayacağından açılan dava sonunda verilen karar, yenilik doğurucu (inşai) bir hüküm değil, açıklayıcı (ihdasi) bir hüküm durumundadır.
Öte yandan, muvazaanın varlığını iddia eden taraf veya bunların ardılı (halefi) sıfatı ile hareket eden, başka bir anlatımla sözleşmenin yanlarından birine teb'an dava açan kişi Medeni Kanunun 6. maddesi gereğince bu iddiasını ispat etmek zorundadır. Senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288 ve 290. maddelerinde belirtildiği üzere ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Sözleşme aynı kanunun 293. maddesinde sözü edilen yakın akrabalar arasında yapılmış olsa dahi muvazaanın yazılı delille ispat edilmesi gerekir. Böyle bir sözleşmenin resmi şekilde yapılması halinde dahi olayın özelliği itibariyle adi yazılı delilin yeterli olacağı öğretide ve kararlılık kazanmış içtihatlarda ortaklaşa kabul edilmiştir. İşte bu görüşten hareketle 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında taraf muvazaası ve takma ad ( namı-müstear)davalarında iddianın ancak yazılı delille kanıtlanabileceği kabul edilmiştir.
Somut olayda, davacının davalıdan almış olduğu borcun teminatı olarak dava konusu taşınmazını tapuda satış göstererek 20.12.2000günü davalıya temlik ettiği, taraflar arasında 19.12.2000 günü haricen düzenlenen yazılı sözleşmeden anlaşılmaktadır.
Bu durumda, davacının sözleşmede belirlenen bedeli almadan davalıya taşınmazını temlik etmesi, hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir. Öyle ise, sözleşme ile öngörülen temlik karşılığı bedelin ödendiği yolundaki ispat külfeti davacıya aittir. Mahkemece, davacıya yemin teklif edip etmeyeceği hatırlatılmış, davacı yan yemin teklif etmeyeceğini bildirmiştir.
Hal böyle olunca, davanın reddine kararı verilmesi gerekirken somut olayın ve olguların yanlış değerlendirilmesi sonucunda yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan sebeplerden ötürü HUMK.'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 16.6.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy