(1086 S. K. m. 376, 381, 388, 389)
Dava : Taraflar arasında birleştirilerek görülen davalarda;
Davacı ( karşı davalı ) vekili, iş bu dava ile birleşen davada, 1932 ve 2023 parsel sayılı taşınmazların 6831 Sayılı Yasanın 2/B maddesi gereğince hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığını ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuş; orman kadastro çalışmaları sonucu konulan 2/B şerhinin hukuka uygun olduğundan bahisle açılan karşı davanın reddi gerektiğini beyan etmiştir.
Davalı ( karşı davacı ) vekili, davanın süresinde açılmadığını, taşınmazları iyiniyetle satın aldığını, önceki maliklere de davanın ihbarı gerektiğini, kadastro tespitleri ve yargı kararlarının gözönünde tutulmasını, tapulama çalışmalarında orman sınırının dikkate alınarak hazinenin de özel olarak haberdar edildiğini, dava konusu taşınmazların öncesinin de tapulu olduğunu belirterek, davanın reddini savunmuş, karşı davasında ise tapu kütüklerinde bulunan 2/B şerhinin silinmesini istemiştir.
Mahkemece, 1932 parselin 1995/556 esas, 2002/349 karar sayılı dosyada dava konusu olduğu gerekçesiyle derdestlik nedeniyle davanın reddine, 2023 parsel yönünden ise, orman kadastro çalışmalarında orman sayılmayan yer olarak değerlendirildiğinden bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar davacı temsilcisi tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Tarafların tüm delilleri toplanıp, tetkik edildikten ve HUMK.nun 376. maddesine göre; son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin; aynı yasanın 388. maddesi uyarınca kararı gerekçesi ile birlikte ( tam olarak ) yazması ve hüküm sonucunu 389. maddede öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Ne var ki, uygulamada söz konusu yasanın 381. maddesinin son fıkrasının getirdiği ayrıcalığa dayanılarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır. İşte bu gibi hallerde HUMK.nun 389. maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile HUMK.nun yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum yaratır. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
Mahkemece, kısa kararda, karşı dava yönünden hüküm kurulmamasına rağmen, gerekçeli kararda "2023 parsel açısından karşılık davanın kabulüne, 1932 parsel yönünden derdestlik nedeniyle karşı davasının reddine" dair karar verilmek suretiyle çelişki yaratılmıştır.
Değinilen ilke ve yasa hükümleri gözardı edilerek kısa karara çelişkili olarak gerekçeli karar yazılması doğru değildir.
Sonuç: Hal böyle olunca, hükmün 10.4.1992 gün, 1992/7 Esas, 1992/4 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı çerçevesinde bir karar verilmek üzere HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 25.6.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy