(1086 S. K. m. 74, 76) (818 S. K. m. 386, 390) (4721 S. K. m. 3)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanının, davalı kardeşi Cumhur'a verdiği vekaletnamenin kötüye kullanılması suretiyle 7 parsel sayılı taşınmazının diğer davalı Mustafa'ya temlik edildiğini, davalı vekil Cumhur ile devralan davalı Mustafa'nın el ve işbirliği içerisinde hareket ettiklerini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile mirasçılar adına tescilini istemiştir.
Davalı Mustafa, çekişme konusu taşınmazdaki murisin payını satışa yetkili vekilinden bedelini ödeyerek satın aldığını, davacının da satış işlemleri sırasında hazır bulunduğunu, satışın gerçek olduğunu, davanın reddini savunmuştur.
Davalı Cumhur, miras bırakanın çekişme konusu taşınmaza inşaat yapılması amacıyla daha önce kendisine verdiği vekaletnameyi kullanarak piyasalara borçlandığı için diğer davalı Mustafa'ya satış yapmak suretiyle temlik ettiğini, davacının haklı olduğunu savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Şükran dağlı İlgün'ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:
KARAR
Dava, dilekçenin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre davada muris muvazaası hukuksal nedenine değil, vekaletnamenin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı sonucuna varılmaktadır.
Bilindiği üzere, olayları bildirmek taraflara hukuksal nitelemeyi yapmak ve olaya uygulanacak en uygun yasal çözümü bulmak hakime aittir.(HUMK.nun 74-76 maddeleri)
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir.
Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hal böyle olunca; öncelikle davacının miras bırakanının hakkına dayanarak iş bu davayı açtığı, davada elbirliği mülkiyetinin söz konusu olduğu düşünülerek taraf teşkilinin sağlanması gerektiğinde terekeye temsilci atanması, ondan sonra işin esasına girilerek yukarıdaki ilkeler uyarınca araştırma ve soruşturma yapılması, sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu üzere davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazı yerindedir, kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 3.3.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy