(818 S. K. m. 18) (4721 S. K. m. 706)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, muris İbrahim'in ölümünden çok kısa bir süre önce, tek mirasçısı olan kızından mal kaçırmak kastıyla, en kıymetli taşınmazlarını gerçekte bağışladığı halde satış göstererek kardeşinin kızı olan davalıya temlik ettiğini, terekesinden satış bedelinin çıkmadığını, davalının alım gücü bulunmadığını ileri sürüp tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalı, dava konusu taşınmazları 6.500.000.000 TL. bedel ile satın aldığını, tapuda satış değerinin düşük gösterilmesinin tek başına muvazaayı kanıtlamayacağını bildirip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, işlemin danışıklı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Senem Altınbulak'ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü :
Karar: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden miras bırakanın 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını 1.4.2002 tarihli akitle davalıya satış yoluyla temlik ettiği görülmektedir. Davacı bu işlemlerin kendisinden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürmüştür.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olayda, davacının miras bırakanının boşandığı eşinden olma kızı olduğu, miras bırakan ile annesinin ilişkilerinin bozukluğu nedeniyle davacı ile miras bırakanın biraraya gelmelerinde sıkıntılar yaşandığı dosya içeriği ile sabittir. Öte yandan temlik edilen payların bilirkişice saptanan değerinin 3.915.190.000 TL. olmasına karşın dosyada mevcut 28.3.2002 tarihli protokol başlıklı belgede satış bedelinin 6.500.000.000 TL. olarak belirlendiği ve bu bedelin miras bırakan tarafından alındığı ifade edilmesine karşın satıştan kısa bir süre sonra ölen murisin terekesinden böyle bir paranın çıkmadığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan davalının alış gücü bulunmadığı da dosya kapsamı ile bellidir. Öyle ise belgenin muvazaalı işlemi gizleme amaçlı olduğu açıktır. Bir kimsenin yakını olan birine taşınmazlarını rayicin çok üstünde bir değerle satmasının hayatın olağan akışına uygun bir davranış biçimi olarak nitelendirilmesi de mümkün değildir.
Sonuç: Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanın yaptığı temlikin muvazaalı, mirastan mal kaçırma amaçlı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması yerinde değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 14.10.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy