(4721 S. K. m. 722) (YHGK. 20.03.1996 T. 1996/1-40 E. 1996/177 K.)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı hazine, devletin hüküm ve tasarrufunda olan dere yatağına davalı kooperatifin, duvar yaparak yol geçirmek, taşkın bina yapmak suretiyle haksız elatması olduğunu bildirerek, elatmanın önlenmesi, binanın ve duvarın yıkımını, eski hale getirme bedelinin tazminini istemiştir.
Davalı, dereyi ıslah amacıyla duvar yaptıklarını, dere yatağına elatma olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak önceden verilen karar Dairece, taşkın binanın yıkımı isteği bulunmasına rağmen bu konuda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi ve eski hale getirme istemi hakkında bir hüküm kurulmamış olmasına işaret edilerek bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak duvarın yıkım kararı kesinleştiğinden bir karar verilmesine yer olmadığına, yıkım masraflarının davalı tarafından karşılanmasına, taşkın binanın yıkımının fahiş zarar doğuracağından, bu konudaki talebin reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Özgül Bozkurtgil'in raporu okundu, düşüncesi alındı.
Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Hükmüne uyulan bozma ilamında uyuşmazlığın niteliği vurgulanmak suretiyle izlenmesi gereken yol açıkça belli edilmiştir.
Davalıya ait yıkımı istenen binanın, devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan dere yatağına taşkın bulunduğu tartışmasızdır.
Bilindiği üzere; Medeni Kanunun 722/2 maddesinde; (...Ancak, sahibinin rızası olmaksızın kullanılmış olan malzemenin sökülmesi aşırı zarara yol açmayacaksa, malzeme sahibi, gideri yapıyı yaptırana ait olmak üzere bunların sökülüp kendisine verilmesini isteyebilir
) hükmüne yer verilmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, yasada "yıkımda aşırı zarar kavramı" tanımlanmış değildir. Bunun yanı sıra anılan kavram yönünden gerek öğretide gerekse yargısal uygulamada görüş birliği yoktur. Ancak, Medeni Kanunun 722/2 maddesinin uygulanmasında meydana getirilen binanın korunması hususundaki genel yararın gözardı edilemeyeceği kuşkusuzdur. Ne var ki binanın davacı arsa sahibi yönünden de (sübjektif olarak) değerlendirilmesi ve hak (yarar) dengesi kurulmak suretiyle adilane bir sonuca gidilmesi gerekir.
Öte yandan, kural olarak kal'in (yıkımın) fahiş zarar doğurup doğurmayacağının taktiri hakime aittir. Hakim, takdir hakkını kullanırken elbette bilirkişinin ya da bilirkişilerin bildirdikleri teknik bilgilerden ve görüşlerinden faydalanacaktır. Ancak, vardıkları sonuç bu yönden (fahiş zarar doğup doğmayacağı yönünden) hakimi bağlamaz. Değinilen ilke uygulamada kararlı bir şekilde ifade edilmiş ve benimsenmiş bulunmaktadır. (HGK. 20.03.1996 tarih, 1996/1 esas, 1996/177 karar, 24.04.1996 tarih, 1996/1-154).
Yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde somut olaya bakıldığında taşkın binanın nitelikleri ve konumu itibariyle yıkımın aşırı zarar doğurabileceğini söyleyebilme olanağı yoktur.
Sonuç: Hal böyle olunca, hazinenin yıkım ve eski hale getirme isteklerinin de kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 6.12.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy