(818 S. K. m. 390/2)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacı, davalılardan Dündar'ı uzun yıllardır tanıdığını, işlerinin kötüye gitmesi ve sağlık problemlerinin olması nedeniyle davalı Dündar'ın oğlu olan diğer davalı oğlu Haluk'a vekaletname verdiğini, ancak vekilin dava konusu taşınmazı vekalet yetkisini kötüye kullanarak, düşük bedelle davalı babası Dündar'a sattığını, Dündar'ın da iyi niyetli olmadığını ileri sürerek tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, davacının borçları bulunduğunu, borçlarını ödeyememesi nedeniyle aralarında protokol yaptıklarını, satışın davacının bilgisi ve onayı ile yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, vekil Haluk'un vekaletnameyi kötüye kullanarak, çekişmeli taşınmazı davacının zararına babası Dündar'a sattığı, davacının bu satışa rıza gösterdiğinin ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulüyle tapunun iptaliyle davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; duruşma günü olarak saptanan 29.6.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. vekili Avukat E. Bilen ile temyiz edilen vekili Avukat M. A. Tanrıöver geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi U. Şentürk'ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 1753 parseldeki 6 nolu dubleks meskenin, davacı tarafından davalılardan Haluk'a verilen 30.12.1999 tarihli vekaletname ile 11.5.2000 tarihinde diğer davalı Dündar'a satış yoluyla temlik edildiği görülmektedir. Satışa konu edilen vekaletnamenin çekişme konusu taşınmaza mahsus olarak düzenlendiği de sabittir.
Davacı, anılan satış işleminin vekilin vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıdını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davacı ile davalılardan Dündar arasında alacak borç ilişkisi bulunduğu, bu ilişkinin tasfiyesi amacıyla taraflarca düzenlenen 11.1.2001 tarihli protokolde bu ilişkinin açıklığa kavuşturulduğu görülmektedir. Davalı borcun bir bölümünün çekişmeli taşınmazların kendisine temliki suretiyle tasfiyesinin amaçlandığını savunmuştur. Gerçekten de böyle bir ilişki içerisinde taraflar bakımından borçlu olan kişinin taşınmazını alacaklıya bedeli karşılığı temlik ettiğini düşünmek hayatın olağan akışı içerisinde makul sayılabilecek bir davranış biçimi olarak nitelendirilemez. Bu bakımdan, taşınmazların borca mahsuben davalıya intikalinin vekalet yoluyla gerçekleştirilmesinin davacı tarafından benimsendiği, vekaletin de vekil tarafından kendisine verilen temsil yetkisi hudutları dahilinde kullanılarak dava konusu taşınmazın temlikine ilişkin işleminin gerçekleştirildiği sonucuna varılmaktadır.
Nitekim eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen Büyükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesinin 9.7.2003 gün 2001/349 esas, 2002/850 karar sayılı kesinleşmiş kararından da taraflar arasında aynı ilişkinin tartışıldığı ve bir başka taşınmaz yönünden eldeki davada ileri sürülen sebeplerle açılan davanın retle sonuçlanıp kesinleştiği görülmektedir. Anılan dava sonucu da yukarıda açıklanan düşünce ve olguları doğrulamaktadır.
Hal böyle olunca, vekaleten yapılan işlemin vekil edenin iradesine uygunluğu kabul edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davalılar vekilinin temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 04.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren avukat ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 TL. duruşma avukat parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.12.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy