(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 356, 556 ve 557 parsel sayılı taşınmazların 1/2 payının maliki iken, diğer pay sahibi kardeşi tarafından payının satımı üzerine şufa davası açtığını, bu davanın yargılaması sırasında daha evvel diğer bir kısım taşınmazlarda dahil olmak üzere kardeşi ile taşınmazların taksimini içerir özel anlaşmaları nedeniyle dava dışı M. S. 'ye vekalet verdiğini, ancak bu anlaşmanın bozulduğunu, buna rağmen bu iş nedeniyle verdiği vekaletin kullanılarak, çekişmeli taşınmazlardaki payının bilgisi dışında vekilin bacanağı olan davalıya temlik edildiğini, davalının hileli yolla taşınmazları edindiğini ileri sürerek, 1/2 payının iptali ile adına tescili isteğinde bulunmuştur.
Davalı, iyi niyetle taşınmazları edindiğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hülya Gerçeker'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu' nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırlan içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re' sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; hükme yeterli bir araştırma yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.
Sonuç: Hal böyle olunca, çekişmeli taşınmazların temlikine ilişkin akit tablolarının getirtilmesi, akit tarihindeki gerçek değerlerinin saptanması, böylece zararlandırma unsurunun olayda gerçekleşip gerçekleşmediğinin açıklığa kavuşturulması, tüm delillerin yukarıdaki ilkeler uyarınca birlikte değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün HUMK' nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 20.12.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy