(818 S. K. m. 18, 213) (4721 S. K. m. 706) (2644 S. K. m. 26)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, 7 parsel sayılı taşınmazdaki 1. kat 4 nolu dairenin murisleri ve babaları olan Necdet Sedef´e ait iken, murisin kendilerinden mal kaçırma amacıyla bu taşınmazı ikinci eşi olan davalıya muvazaalı temlik ettiğini ileri sürerek, payları oranında iptal ve adlarına tescile karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, taşınmazın davalının parası ile muris adına alındığı ve murisin daha sonra asıl malik olan davalıya devir yaptığının tüm dosya kapsamı ile anlaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 11.5.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vs. vekili Av. C. Saygı ile temyiz edilen vekili avukat A. Hacısüleymanoğlu geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi N.Semra Soydaş tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
Karar: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişmeli 7 parselde kayıtlı 4 nolu bağımsız bölümü, miras bırakanın 7.5.1980 tarihinde satın aldığı; daha sonra anılan taşınmazın 1/2 payının 4.10.1993 tarihli akitle 10.000.000 TL. bedelle, diğer 1/2 payının da 29.9.1997 tarihli akitle 280.000.000 TL. bedelle davalıya satış yolu ile temlik edildiği anlaşılmaktadır. Davada, bu temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddia edilmiştir.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide muris muvazaası olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tesbiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince: miras bırakanın İş Bankası Müdürlüğünden emekli olduğu; satış ihtiyacının bulunmadığı, davalının ev kadını olup alım gücü taşımadığı; sigortadan para edinme ve çalışma sureti ile birikim sahibi olma tarzındaki savunmaların kayden doğrulanmadığı görülmektedir. Diğer taraftan, temliki işlemlerde öngörülen bedellerin gerçeği yansıtmadığı ve sembolik mahiyette kaldığı da saptanmıştır. Temlik edilen taşınmaz miras bırakanın tek malvarlığıdır.
Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde miras bırakan tarafından davalıya iki ayrı akitle yapılan temliklerin bedel karşılığı ve gerçek bir satış olmadığı; miras bırakanın bu işlemleri ile mirasçıdan mal kaçırma amacı ile davrandığı ve işlemlerin muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK. nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 4.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 11.05.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy