(818 S. K. m. 28, 390/2) (743 S. K. m. 2) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, trafik kazası geçirip Aybastı' da hastanede yattığı bir dönemde hastane masraflarının ödenmesi için baldızına vekalet verdiğini, bu vekalet kullanılarak maliki bulunduğu 5189 parsel sayılı taşınmazın dayalıya satış suretiyle devredildiğini sonradan öğrendiğini, davalı ve baldızının kendisinin hulus ve saffetinden yararlanarak devri sağladıklarını, hile nedeniyle tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur.
Davalı, noterden düzenlenen vekaletname ile satışın yapıldığını, resmi belge aksinin aynı nitelikte bir belge ile ispat edilmesi gerektiğini, vekaletin 1993 yılında verilmiş olup dava açma süresinin geçtiğini, iddiaların asılsız olduğunu belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacının davalı eşine yer satmak için 3. bir şahsa vekalet vermesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, vekaletnamenin trafik kazası masraflarının karşılanması için verildiği, davacının satıştan boşanma davası açıldıktan sonra haberdar olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla ... gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine davalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden kayden davacıya ait olan 5189 parsel sayılı taşınmazın 21.10.1993 tarihli vekalete dayalı olarak 13.12.1996 tarihinde davalıya satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, sözü edilen temlikin geçirdiği trafik kazası nedeniyle içinde bulunduğu ruh halinden yararlanılmak suretiyle hileli yoldan alınan vekaletle gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür. Vekaletin hile ile alındığı iddiasının onun kötüye kullanıldığı iddiasını da içerdiği kabul edilmelidir. Esasen davacı 27.11.2002 tarihli dilekçesinde bu hukuksal sebebi de ileri sürmüştür. Mahkemenin kabulü de bu yöndedir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan. onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2. maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanununun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re'sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış, daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda; özellikle zararlandırma unsurunun bulunup bulunmadığı yolunda bir araştırma yapılmış değildir. Öte yandan davalı temlik aşamasında taraflar arasında boşanma davası bulunduğunu bildirmiş olmasına rağmen bu yolda bir inceleme yapılmış değildir. Eksik soruşturmaya dayalı olarak hüküm kurulamaz.
Sonuç: Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması, soruşturmanın tamamlanması. ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Hükmün açıklanan nedenlerle HUMK' nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 18.03.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy