(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 390)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, dava dışı oğlu Mehmet'in yaşamakta olduğu ekonomik sıkıntı nedeniyle üzerinde baskı ve tehdit yarattığını; ayrıca, "tüm işlerini göreceği ve yardımcı olacağı" şeklinde kendisini kandırdığını ve halen oturmakta olduğu 16 parsel sayılı evle ilgili olarak sadece ipotek tesis edileceği zannıyla bu şekilde işlem yapılması için davalı Fikret 'e vekaletname verdiğini; davalı Fikret'in de bu vekaletname ile taşınmazı diğer davalıya sattığını ileri sürerek, taşınmaz tapusunun iptaline ve adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davalı Fikret hakkındaki davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine; diğer davalı aleyhine açılmış bulunan davanın ise, satış işleminin davacının yanıltılması sonucu alınan vekaletnameyle yapıldığı gerekçesiyle kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılardan Yılmaz tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; duruşma günü olarak saptanan 11.05.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili ile temyiz edilen geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı, bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
KARAR
Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, kayıt maliki yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı adına kayıtlı bulunan 16 parsel sayılı taşınmazın, 14.12.2001 tarihli vekaletname kullanılmak suretiyle davalı vekil Fikret tarafından aynı tarihli akit ve 3.400.000.000.TL. bedelle diğer davalı Yılmaz'a satış yolu ile devredildiği anlaşılmaktadır.
Temlike dayanak yapılan vekaletnamenin davacının iradesine uygun olarak düzenlenmediği yolundaki iddiaya, özellikle akit tanıklarının açık beyanları karşısında değer verme olanağı bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir. İddianın içerisinde, alınan vekaletname ile yapılan temlikte vekilin temsil yetkisi hudutları dışına çıkılarak kayıt maliki davacıyı zararlandırdığı iddiası da mevcuttur.
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda; mahkemece öncelikle zararlandırma iddiası üzerinde durulmalı, yapılan satışla davacının zarara uğratıldığı saptandığı taktirde, satışa taraf olan kişinin vekil ile işbirliği içerisinde olup olmadığı araştırılmalıdır. Oysa, mahkemece bu konular üzerinde yeterince durulmuş değildir.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda eksikliği ifade edilen hususlar bakımından gerekli incelemenin yapılması, soruşturmanın tamamlanması ve ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davalı Yılmaz'ın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 04.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren avukatlık ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 lira duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 11.05.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy