(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanlarından intikal eden 4 parsel sayılı taşınmazda kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapmak amacıyla davalı kardeşlerine vekalet verdiklerini, deprem nedeniyle yüklenicinin bina yapamadığını, davalının bu vekaletnameyi kötüye kullanmak suretiyle durumu bilmesi gereken diğer davalıya taşınmazı düşük bedelli satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürüp, akitteki satış bedelinin davalıya ödenmek koşuluyla tapu iptal, tescil isteğinde bulunmuşlardır.Davalı kayıt maliki, vekaletnameye ve kayda güvenerek taşınmazı satın aldığını belirtip, davanın reddini savunmuş, diğer davalı yargılamaya katılmamıştır.Mahkemece, davanın kanıtlanamadığı gerekçesiyle, reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Özgül Bozkurtgil'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davacılara miras bırakanlarından irsen intikal eden 4 parsel sayılı taşınmazın, yine davacıların paydaşlardan olan kardeşlerine verdikleri, vekaletle davalı İsmail'e satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır. Davacılar, bu intikalin vekaleten temsil yetkisinin dışına çıkılmak suretiyle gerçekleştirildiğini ileri sürmüşlerdir.
Bilindiği gibi, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Mahkemece açıklanan ilkeler doğrultusunda bir inceleme yapıldığı söylenemez. Özellikle zararlandırma unsuru üzerinde yeterince durulmuş değildir.
Sonuç: Hal böyle olunca, yukarıdaki ilke ve olgulara göre araştırma yapılması, taşınmazın satım tarihindeki değerinin uzman bilirkişi aracılığıyla saptanması, taraf delillerinin toplanması, gerektiğinde tanıkların yeniden dinlenmesi, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yetinilerek hüküm kurulması isabetsizdir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.03.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy