(818 S. K. m. 390)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı vekili, davacının kızı Güzin'in gerekli işlemleri yapacağını söyleyip satış yetkisini de içerir biçimde davacıdan hile ile vekaletname aldığını ve vekalet görevini kötüye kullanarak çekişmeli bağımsız bölümü birlikte yaşadığı ve durumu bilen davalıya devrettiğini ileri sürerek, tapunun iptaliyle adına tescilini istemiştir.
Davalı vekili, taşınmazın bedelinin davalı tarafından davacıya ve kızına borç olarak ödendiğini, bu borcun iade edilememesi nedeniyle davaya konu dairenin davalıya devredildiğini, vekaletnamenin davacının iradesine uygun kullanıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, ispatlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.5.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili ile temyiz edilen vekili avukat İbrahim geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
Karar: Dava, vekaletin hile ile alındığı ve kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kayden davacıya ait bulunan 598 ada 5 nolu parseldeki bağımsız bölümün 12.10.2001 tarihli vekaletname kullanılarak davacının kızı tarafından 9.4.2002 tarihli resmi akitle ve 35 milyar Tl. bedelle davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda, özellikle zararlandırma unsurunun belirlenmesi amacıyla çekişmeli taşınmazın temlik tarihindeki gerçek değeri saptanmış değildir. Bunun yanında davalının, davacıdan alacağı karşılığı olduğunu söylediği senedin sıhhati ve gerçek bir borç ilişkisine dayanıp dayanmadığı üzerinde durulmamıştır.
Öte yandan davacının tek mal varlığı olan dava konusu bağımsız bölümü davalıya temlik etmesi sebebi de araştırılıp tartışılmamıştır.
Hal böyle olunca, yukarıda değinilen ilke ve olgular gözetilerek soruşturmanın tamamlanması ve ondan sonra bir hüküm kurulması gerekirken noksan soruşturma ile yetinilip karar verilmesi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 4.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 25.05.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy