(4721 S. K. m. 2, 1023, 1024)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; davacı, kat irtifakı kurulan 1554 ada 24 parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu bağımsız bölümün, dava dışı müteahhit tarafından vekaletnamede tahrifat yapılarak, önce dava dışı Salih'e, ondan da davalılara muvazaalı olarak satış suretiyle devredildiğini ileri sürerek, tapu iptal - tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, tapu kaydına güvenerek taşınmazı iyiniyetli satın aldıklarını bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, dava konusu taşınmazın ilk satışının sahte vekaletname ile yapıldığı, hukuken geçerli olmayacağı, davalıların taşınmazı almadan önce gerekli araştırma yapmadan, düşük bedelle, önceki satıştan 12 gün sonra satın aldıkları, iyiniyetli olmadıkları gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, tapu iptal - tescil isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden toplanan delillerden; kayden davacıya ait çekişmeli taşınmazdaki 2 nolu bağımsız bölümün, vekil aracılığıyla 05.07.1989 tarih 6614 yevmiye nolu akitle dava dışı Salih'e satış yoluyla temlik edildiği, Onun da 17.07.1989 tarih 6673 yevmiye nolu sözleşme ile anılan bağımsız bölümü davalılara devrettiği görülmektedir.
Vekaleten yapılan satışın dayanağı vekaletnamenin çekişmeli bağımsız bölümün temlik yetkisini vekile vermediği, vekil tarafından vekaletname tahrif edilmek suretiyle 2 nolu bağımsız bölümün vekaletname kapsamına alındığı Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 1993/20 esas 1993/142 karar sayılı ilamı ile sabittir. Bu bakımdan vekilin ilk el durumunda bulunan Salih'e yaptığı satışın hukuken hüküm ifade etmediği açıktır.
Ne var ki; Salih'den taşınmazı temellük eden davalılar davada iyiniyet savunmasında bulunmuşlar, ancak bu savunma üzerinde yeterince durulmamıştır. Davalıların iyiniyetlerinin saptanması halinde Türk Medeni Kanunu'nun 1023. maddesindeki koruyuculuktan yararlanacakları kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerınden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanun'un 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değıştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini ( herkese açık olmasını ) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakda tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke M.K.nun 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3'ncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3'ncü kişi bu tesçile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesı ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle kötüniyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den ( re'sen ) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991 /3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda; davalıların savunmalarının araştırılması bu konuda taraf delillerinin toplanması sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davalıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün yukarıda açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 06.05.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy