(818 S. K. m. 18, 19, 20) (4721 S. K. m. 873)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacılardan S. Arslan, davalı şirketle yaptıkları ticaret nedeni ile güvene dayalı olarak kendisine ait 3232 ada 7 parsel sayılı taşınmazı bedel almadan davalıya 100 milyar bedelle devir ettiğini, temlikin inanca dayandığını, bu işlemlerin diğer davacı yararına yapıldığını, yapılan ticaret sonunda tüm borçların ödendiğini, davalıdan tapu istendiği halde davalının sözleşmeye uymadığını, tapuyu vermediğini, bu arada elatmanın önlenilmesini de bu davadan sonra açtığını ileri sürerek, davalı adına olan tapunun iptali ile adına tesciline, karşı açılan elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmesini istemiştir. Diğer davacı da aynı talepte bulunmuştur.
Davalı-K.Davacı ise satışın gerçek olduğunu, davacının borcunu ödemediğini, edimlerini yerine getirmediğini, taşınmazı kendisine sattığı halde boşaltmadığını bu nedenle açılan davanın reddi ile davacıların elatmasının önlenilmesi ve 20.950.000.000.TL. ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, davalı-K.davacının edimlerini yerine getirmediği, davacının yükümlülüğünü yerine getirdiği, davalının tapuyu iade etmesi gerektiği gerekçesi ile Tapu iptali tescil davasının kabulüne, karşı açılan elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmiştir.
Karar, Davalı-K.davacı vekili tarafından duruşmalı temyiz edilmiş olmakla; duruşma günü olarak saptanan 21.9.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Mustafa Petek ile temyiz edilen vs. vekili Avukat B. Askan geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi H. Çelik tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava ise elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, açılan tapu iptali ve tescil davasının kabulüne, birleştirilen elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının ise reddine karar verilmiştir.
Dava dilekçesinin içeriğinden, iddianın ileri sürülüş biçiminden inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona ermesi sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, tarafların hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş vururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (Borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan MK. nun 873 (eski 788) maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulunun 23.5.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Gerçekten, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (Borçlar Kanunu mad. 81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi ifa uğruna edim olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturamayacağıdır.
Uygulamada ise mesele 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenmeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdebileceği, kötüniyetli ve haksız gizlemeler dışında belirtilen olasılıklara göre açılacak davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyet düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
İçtihadı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinden barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Somut olayda, kayden davacı S. Arslan'a ait bulunan çekişmeli 2 parsel nolu taşınmazın 31.9.1999 tarihinde davalı şirkete 35.000.000.000.TL. bedelle ve satış yolu ile temlik edildiği görülmektedir. Dosyaya sunulan ve 31.5.1999 tarihli S. Aslan imzalı belge ile yine aynı tarihi taşıyan hesap cetveli nitelikli belgenin yukarıda açıklandığı anlamda inanç sözleşmesinin belgesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.
Dosyada bulunan 22.5.2003 ve 7.7.2003 tarihlerini taşıyan bilirkişi raporlarında çekişmeli taşınmazın teminat amacı ile değil, davacının ortağı bulunduğu şirketin davalıya olan borcuna mahsuben verildiği, bunun karşılığında davacıya bir bedel ödenmediği, bu amaçla yapılan işlemler sonucunun davalı şirket defter kayıtları üzerinden muhasebeleştirildiği, bu muhasebe sonucu bakiye borçlarının da zaman içerisinde davacı tarafından ödendiği anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgular yukarda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, taşınmaz temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunun benimsenmesi suretiyle davanın kabulünde isabet yoktur.
Hal böyle olunca, İnanç sözleşmesine dayalı açılan tapu iptali tescil davasının reddine, karşı açılan ve birleştirilen elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının şartları var ise kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ve değerlendirmelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalı (K. Davacı) vekilinin temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle kararın açıklanan nedenlerle HUMK. nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 4.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren avukat ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 lira duruşma avukat parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.09.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy