(1086 S. K. m. 376, 381, 388, 489) (2709 S. K. m. 141)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 14208 parsel sayılı taşınmazdaki binada bulunan mesken niteliğindeki bağımsız bölümünü davalının haksız olarak elatıp 17 aydır kullandığını, boşaltmasını istediği halde boşaltmadığını belirterek davalının haksız olan bu elatmasının önlenmesi ile toplam 3.400.000.000.TL.ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı ise taşınmazın kendisine ait olduğunu, müteahhitten satın aldığını, davacı ile ilgisinin bulunmadığını bildirip davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 21.9.2004 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi Hüseyin Çelik tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, elatmanın önlenilmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, kısa kararda davanın kısmen kabulüne, ecrimisilin 2.684.250.000.TL.lık kısmının kabulüne karar verilmiş gerekçeli kararda bu şekilde yazıldıktan sonra davacının verdiği tavzih dilekçesi de göz önünde bulundurularak 5.4.2004 tarihinde karara tavzih kararı eklenmiş, bu kararda da davalının dava konusu taşınmaza elatmasının önlenilmesine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere, tarafların tüm delilleri toplanıp, tetkik edildikten ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 376. maddesine göre, son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin, aynı yasanın 388. maddesi uyarınca kararın gerekçesi ile birlikte ( tam olarak ) yazması ve hüküm sonucunu 489. maddede öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Ne var ki, uygulamada söz konusu yasanın 381. maddesinin son fıkrasının getirdiği ayrıcalığa dayanılarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır. İşte bu gibi hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 389. maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur.
Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamasın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine aykırı bir durum yaratır. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararların her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.Değinilen ilke ve yasa hükümleri gözardı edilerek kısa karara çelişkili olarak gerekçeli karar yazılması doğru değildir. Davalı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle hükmün 10.4.1992 gün, 1992/7 Esas, 1992/4 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı çerçevesinde bir karar verilmek üzere HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 21.9.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy