(3402 S. K. m. 20) (4721 S. K. m. 713, 719) (2863 S. K. m. 3, 5, 11) (1710 S. K. m. 1, 10, 15) (3402 S. K. m. 14) (YHGK 30.06.1993 T. 1993/16-139 E. 1993/487 K.) (YHGK 12.04.1995 T. 1995/7-211 E. 1995/318 K.)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı Hazine vekili, çekişmeli taşınmazın doğal ve arkeolojik sit alanı içinde olup, korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı niteliğinde bulunduğunu, 2861 S. Kanunun 11. maddesine göre de zilyetlikle iktisab edilemeyeceğini ileri sürerek, tapunun iptali ve Hazine adına tescilini istemiştir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacı iddiası sabit görülmeyerek davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Ülkü Akdoğan'ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
İddianın ileri sürülüş biçimi ve savunmanın içeriğine göre; davacı Hazine çekişmeli taşınmazın doğal ve arkeolojik sit alanı içerisinde devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğunu ileri sürerek, kadastral çap kaydının iptali ve Hazine adına tescilini istemiş, davalı taraf tapu kaydıyla davaya karşı koymuştur.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması hakkındaki 3573 S. Kanun gereğince oluşturulan, ilk tesisi 1965 günlü tapunun yola terkin edilen bölümü dışındaki kısmın kayden birçok parçaya ifraz edildiği ve her bir müfrez kaydın değişik kadastral parsellere uygulanmak suretiyle kişiler adına kadastral çap kayıtlarının oluşturulduğu ve Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 07.11.1989 gün, 532 s. kesinleşmiş Kekova 1.Derece Arkeolojik Sit Alanı kararı gereğince kadastral çap kayıtlarına sonradan Korunması gereken kültür ve tabiat varlığıdır şerhinin konulduğu anlaşılmaktadır.
Buna göre, çekişmeli parsele kadastroda tatbik edilen tapu kaydının 3573 S. Kanun gereğince 1965 gününde tesis edilen ana tapudan ifrazen geldiği sabittir. 28.02.1940 tarih ve 2/12927 s. Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle yürürlüğe konulan anılan kanun ile ilgili tüzüğün 19. maddesi hükümü gereğince ana taşınmaza ait tapunun haritasının bulunması gerekmektedir. Oysa, bu yönde bir araştırma yapılmış değildir.
Bilindiği üzere; Aynı temel (kök) tapudan ayrılmış (ifraz) tapu kayıtlarının uygulanmasında, öncelikle temel tapuya yöntemine uygun şekilde kapsam belirlenmesi, daha sonrada saptanan bu kapsam içinde ayrılan (ifraz edilen) tapuların yerlerinin bulunması zorunludur. Başka bir anlatımla temel tapunun sınırları arazi üzerinde bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilmeden, bu sınırların konumları ve niteliklerine göre temel tapuya bir kapsam tayin etmeden, ayrılan tapuların nereye ilişkin olduklarının ve kapsamlarının, tam ve doğru olarak açıklığa kavuşturulmasına olanak yoktur.
Ayrılan tapuların temel tapunun kapsamı içindeki yerleri belirlenirken de; ayırma (ifraz) işlemi zemine uygulama olanağı bulunan bir haritaya bağlanmışsa, kapsamlarının Medeni Yasanın 719 ve 3402 s. Kadastro Yasasının 20. maddeleri uyarınca haritalarına değer verilerek bulunacağı kuşkusuzdur. Ayırma (ifraz) haritaya dayanmamakla birlikte zeminde sınırlar gösterilmek suretiyle yapılmış ise, bu sınırların yerel bilirkişi ve tanık sözleriyle saptanması, varsa ayırmaya ait işaret ve bulgulardan, o tarihten beri süregelen zilyetlik durumlarından yararlanılması, yapılan uygulamanın da, tapu fen memuru yada kadastro mühendisi sıfat ve yeteneğini taşıyan uzman bilirkişiye düzenlettirilecek krokiye; denetimi ve infazı sağlayacak şekilde yansıtılması gerekir.
Böylesine bir uygulama sonucu çekişmeli taşınmazın davalı tarafın tutunduğu tapu kaydı kapsamında kaldığının anlaşılması halinde 2863 S. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasasının 11/2 maddesi gereğince tapuya değer verileceği kuşkusuzdur. Çekişmeli taşınmazın tapu kaydı kapsamında kalmadığının tespiti halinde ise, kesinleşen Koruma Kurulu Kararı ve 2863 S. Kanun hükümlerinin gözardı edilemeyeceği tartışmasızdır.
Belirtmek gerekir ki, bir ülkenin coğrafi zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve sonraki nesillere aktarılması için devletlere, özel ve tüzel kişilere büyük görevler düşmektedir. Bu amaçla bütün çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde gittikçe artan bir hassasiyetle durulmuş, birbirlerini izleyen çeşitli yasalar ve tüzükler çıkarılmıştır. Bunlardan ilki 10.4.1322 (29 sefer 1324) gününde kabul edilen Asarı Atika Nizamnamesi'dir. Söz konusu Nizamnamenin 4.maddesinde her türlü abdeler, menkul ve gayrimenkul Asarı Atika, hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki Asarı Atikaların kullanılmaları kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak sit alanları hakkında herhangi bir hüküm getirilmemiştir.
Adı geçen nizamnameyi yürürlükten kaldıran 25.4.1973 gün ve 1710 s. Eski Eserler Yasasının 1. maddesi ise sit"leri taşınmaz eski eserler arasında saymış, 3.maddesinde tüm taşınır ve taşınmaz eski eserlerin Devletin malı olduğunu bildirmiştir. Aynı kanunun 10.maddesi ile de korunmaları lüzumu tespit ve ilan edilen her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ilişkin korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yeniden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15.maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur.
Hemen belirtmek gerekir ki gerek Asarı Atika Nizamnamesinde gerekse Eski Eserler Kanununda kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayrımı yapılmamış statüleri belirlenmemiştir.
21.7.1983 gün ve 2863 s. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası ise bu yönde çıkarılan bütün kanunları yürürlükten kaldırmış 3.maddesiyle yeni kavramlar ortaya koymuş, sit alanları ile kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarını tarif ederek kesin ayrımlarını yapmıştır. 5.maddesinde taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, ll. maddesinde bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceklerini hükme bağlamıştır.
Değinilen Nizamname ve kanun hükümleri bir arada ve topluca değerlendirildiğin de Asarı Atika Nizamnamesinde ve 1710 s. Eski Eserler Kanununda zilyetlikle mülk edinilmesi yasaklanan yerlerin, 2863 s. yasada tanımı yapılan kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarına tekabül ettiğinin, ön görülen kurallarda bir paralellik bulunduğunun kabulü gerekir.
Bilindiği üzere Anadolu gün boyunca çok çeşitli medeniyetlere sahne olmuş, doğal, arkeolojik, jeolojik güzellikler ve zenginliklerle doludur. Bu sebeple sit alanları geniş sahaları kapsamakta, bazı bölgelerde oldukça uzun zaman önce kurulan yerleşim yerlerini hatta kentleri içerisine almaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla Sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması, toplumun ihtiyaçlarına, yurdun gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. O durumda bir yandan geçmişten günümüze intikal eden bizlerinde gelecek nesillere aynen devretmesi gereken ve yerine yenisinin konması imkansız olan bu doğal ve tarihi servetin, sair yandan da bunlara zarar vermeyecek zilyetliğin korunması zorunluluğu vardır. Nitekim bu hususları gözönünde bulunduran kanun koyucu koruma alanlarının aksine sit alanlarında zilyetlikle mülk edinmeyi yasaklamamıştır. Yargıtay İçtihatları, özellikle Hukuk Genel Kurulunun 30.6.1993 gün 1993/16-139 esas 1993/487, yine 1995/7-211 E-318 s. kararlarında da sit alanlarında kalan bir taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı yoluyla veya sair bir mülkiyet belgesi ile mülk edinilebileceği kural olarak benimsenmiş, ancak zilyetliğin sit alanının bütünlüğüne ve bünyesine zarar vermemesi gerektiğine işaret olunmuştur.
O durumda sit alanının aynı zamanda kültür ve tabiat varlığı ve koruma alanı olup olmadığının koruma kurul kararı ve haritası kapsamında kalıp kalmadığının açıklığa kavuşturulması koruma alanı ise zilyetliğe değer verilmemesi çekişmeli taşınmaz koruma alanının dışında sit alanının içinde kaldığı takdirde sit'in, tarihi arkeolojik, doğal veya kentsel sit yani niteliği üzerinde durulması, belirlenen sit çeşidine dava konusu taşınmazın konumuna göre kişinin zilyetliğinin ve çekişmeli yerin özel mülkiyete geçmesinin sit açısından bir sakınca yaratıp yaratmadığının onun bütünlüğünü, doğal ve önceki görünümünü bozup bozmadığının araştırılması gerektiğinde bu yönde uzman bilirkişilerden rapor alınması, koşulların zilyet yararına gerçekleşmesi halinde MK. nun 713/1. ve 3402 s. kanunun 14. maddesinde öngörülen zilyetlikle mülk edinmeye ait öteki hususların bulunup bulunmadığının saptanması zorunludur.
Somut olaya gelince; davalı tarafın dayandığı ana tapu kaydının haritasının olup olmadığı araştırılmamış, varsa getirtilerek teknik bilirkişi aracılığı ile yerine uygulanarak kapsamı belirlenmediği gibi, koruma kurul kararı ve krokisi getirtilerek çekişmeli parseli kapsayıp kapsamadığı da saptanmamıştır. Öyleyse; yukarda değinilen ilkeler gözetilerek hüküm kurmaya elverişli nitelikte gerekli araştırma ve incelemenin yapılarak soruşturmanın tamamlanması, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 23.02.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy