(2863 S. K. m. 3, 5, 11) (3402 S. K. m. 14) (4721 S. K. m. 713)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacı Hazine, davalı adına kayıtlı çekişmeli taşınmazın sit alanı içerisinde, devletin hüküm ve tasarrufu altında korunması gereken kültür ve tabiat varlığı olduğunu ileri sürerek, tapunun iptali ile adına tescili isteğinde bulunmuştur.
Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, taşınmaz üzerinde koruma alanı sınırları içerisine alınacak kültür ve tabiat varlığı bulunmadığı, taşınmaza ait tapu tarihlerinin, o yörenin sit alanı olarak ilanından daha öncesine ait olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
İddianın ileri sürülüş biçimi ve savunmanın içeriğine göre; davacı Hazine çekişmeli taşınmazın doğal ve arkeolojik sit alanı içinde devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğunu ileri sürerek, kadastral çap kaydının iptali ve Hazine adına tescilini istemiş, davalı taraf tapu kaydıyla davaya karşı koymuştur.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli taşınmazın kadastro sırasında davalı adına senetsizden tespit ve tescil edildiği, Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 24.12.1999 gün, 4481 sayılı kesinleşmiş Hoyran Örenyeri 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı kararı gereğince kadastral çap kayıtlarına sonradan "Korunması gereken kültür ve tabiat varlığıdır." şerhinin konulduğu anlaşılmaktadır.
Çekişmeli taşınmazın senetsizden tespit edildiği gözetilerek olayda, kesinleşen Koruma Kurulu Kararı ve 2863 Sayılı Yasa hükümlerinin uygulanacağı da kuşkusuzdur. .
Belirtmek gerekir ki, bir ülkenin coğrafi zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir. Bunların korunması ve sonraki nesillere aktarılması için devletlere, özel ve tüzel kişilere büyük görevler düşmektedir. Bu amaçla tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde gittikçe artan bir hassasiyetle durulmuş, birbirlerini izleyen çeşitli yasalar ve tüzükler çıkarılmıştır.
Bunlardan ilki 10.4.1322 ( 29 sefer 1324 ) tarihinde kabul edilen Asarı Atika Nizamnamesi'dir. Söz konusu Nizamname'nin 4. maddesinde her türlü abideler, menkul ve gayrimenkul Asarı Atika, hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki Asarı Atikaların kullanılmaları kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak sit alanları hakkında herhangi bir hüküm getirilmemiştir.
Adı geçen nizamnameyi yürürlükten kaldıran 25.4.1973 tarih ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu'nun 1. maddesi ise "sit" leri taşınmaz eski eserler arasında saymış, 3. maddesinde bütün taşınır ve taşınmaz eski eserlerin Devletin malı olduğunu bildirmiştir. Aynı Yasa'nın 10. maddesi ile de "korunmaları lüzumu tespit ve ilan olunan her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yeniden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez." kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15. maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur.
Hemen belirtmek gerekir ki gerek Asarı Atika Nizamnamesi'nde gerekse Eski Eserler Kanunu'nda kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayrımı yapılmamış statüleri belirlenmemiştir.
21.7.1983 tarih ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ise bu yönde çıkarılan tüm kanunları yürürlükten kaldırmış 3. maddesiyle yeni kavramlar ortaya koymuş, sit alanları ile kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarını tarif ederek kesin ayrımlarını yapmıştır. 5. maddesinde taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, 11. maddesinde bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceklerini hükme bağlamıştır.
Değinilen Nizamname ve yasa hükümleri bir arada ve topluca değerlendirildiğinde Asarı Atika Nizamnamesi'nde ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu'nda zilyetlikle mülk edinilmesi yasaklanan yerlerin, 2863 sayılı yasada tanımı yapılan kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarına tekabül ettiğinin, öngörülen kurallarda bir paralellik bulunduğunun kabulü gerekir.
Bilindiği üzere Anadolu tarih boyunca çok çeşitli medeniyetlere sahne olmuş, doğal, arkeolojik, jeolojik güzellikler ve zenginliklerle doludur. Bu nedenle "sit" alanları geniş sahaları kapsamakta, bazı bölgelerde oldukça uzun zaman önce kurulan yerleşim yerlerini hatta kentleri içerisine almaktadır. Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması, toplumun ihtiyaçlarına, yurdun gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. O halde bir yandan geçmişten günümüze intikal eden bizlerin de gelecek nesillere aynen devretmesi gereken ve yerine yenisinin konması imkansız olan bu doğal ve tarihi servetin, diğer yandan da bunlara zarar vermeyecek zilyetliğin korunması zorunluluğu vardır. Nitekim bu hususları gözönünde bulunduran yasa koyucu koruma alanlarının aksine sit alanlarında zilyetlikle mülk edinmeyi yasaklamamıştır.Yargıtay İçtihatları, özellikle Hukuk Genel Kurulunun 30.6.1993 tarih 1993/16-139 esas 1993/487, yine 1995/7-211 E-318 sayılı kararlarında da sit alanlarında kalan bir taşınmazın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla veya diğer bir mülkiyet belgesi ile mülk edinilebileceği kural olarak benimsenmiş, ancak zilyetliğin sit alanının bütünlüğüne ve bünyesine zarar vermemesi gerektiğine işaret olunmuştur.
O halde sit alanının aynı zamanda kültür ve tabiat varlığı ve koruma alanı olup olmadığının koruma kurul kararı ve haritası kapsamında kalıp kalmadığının açıklığa kavuşturulması, koruma alanı ise zilyetliğe değer verilmemesi çekişmeli taşınmaz koruma alanının dışında sit alanının içerisinde kaldığı takdirde "sit"in, tarihi arkeolojik, doğal veya kentsel sit yani niteliği üzerinde durulması, belirlenen sit çeşidine dava konusu taşınmazın konumuna göre kişinin zilyetliğinin ve çekişmeli yerin özel mülkiyete geçmesinin sit açısından bir sakınca yaratıp yaratmadığının onun bütünlüğünü, doğal ve önceki görünümünü bozup bozmadığının araştırılması gerektiğinde bu yönde uzman bilirkişilerden rapor alınması, koşulların zilyet yararına gerçekleşmesi halinde MK.nun 713/1. ve 3402 sayılı yasanın 14. maddesinde öngörülen zilyetlikle mülk edinmeye ilişkin öteki hususların bulunup bulunmadığının saptanması zorunludur.
Somut olaya gelince; hükme yeterli bir araştırma yapıldığından söz edilemez. Öyleyse; yukarıda değinilen ilkeler gözetilerek hüküm kurmaya elverişli nitelikte gerekli araştırma ve incelemenin yapılarak soruşturmanın tamamlanması, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 16.02.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy