(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 390)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, kayden maliki bulunduğu 3171 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 4411 parseldeki 33 nolu bağımsız bölümün satışı için eşi İsmail Pala'ya vekalet verdiğini, eşinin vekalet görevini kötüye kullanarak taşınmazları davalı kardeşine muvazaalı olarak satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek tapu iptal, tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı, çekişme konusu taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, dava konusu taşınmazların muvazaalı temlik edildiğinin ispatlanamadığı, vekilin bedeli vekil edene ödememesinin temlikin iptalini zorunlu kılmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Sadettin Akyol'un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal-tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden;çekişme konusu 3171 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 4411 parseldeki 33 nolu bağımsız bölümün, davacı tarafından dava dışı davacının eşine verilen 19.4.2000 tarihli vekaletname ile 27.4.2000 ve 28.4.2000 tarihli akitlerle davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı anılan temliklerin vekaleten temsil yetkisi kötüye kullanılarak gerçekleştiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir. .." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden ( resen ) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda, davada vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanılmış bulunmasına karşın zararlandırma unsurunun tespiti amacıyla yerinde gerekli keşfin yapılmadığı, satış bedellerinin davacıya gönderildiği yolundaki beyanların üzerinde durulmadığı ve araştırılmadığı, diğer taraftan davada dayanılan ceza dosyasındaki sanık ve tanık beyanlarının dosyaya aktarılmadığı, eksik soruşturmayla yetinilerek hüküm kurulduğu görülmektedir.
Hal böyle olunca, yukarda açıklanan ilkeler ve eksikliği belirtilen olgular gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması ondan sonra bir hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.9.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy