(4721 S. K. m. 2, 988, 989)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, kayden paydaşı bulundukları 930 parsel sayılı taşınmazın Sultanbeyli Belediyesince imar uygulamasına tabi tutulduğunu, taşınmazın imarına ilişkin belediye encümen kararını idari yargı yerinde iptal ettirdiklerini, imar parsellerinin kadastral parsele dönüştürülmesi için açtıkları dava sonucunda taleplerinin kabul gördüğünü, ancak Sultanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/637 esas üzerinden yaptığı yargılama sırasında 7174 ada 13 parselin davalılara devrinin yapıldığını, 7174 ada 7 ve 8 parsel sayılı taşınmaz maliki davalı Mehmet'in adının sehven karar başlığında yer almadığını ileri sürüp imar ile oluşan tapu kayıtlarının iptali ile eski halin iadesine karar verilmesi isteğinde bulunmuşlardır.
Davalılar Mustafa ve Z., dava konusu taşınmazı tapu kaydına güvenerek iyi niyetle bedelini ödeyerek satın aldıklarını belirtip davanın reddini savunmuşlar, davalı Mehmet, yargılamaya katılmadığı gibi davaya cevap da vermemiştir.
Mahkemece, dava konusu taşınmazın imar uygulamasına ilişkin işlemin idari yargı yerinde iptal edildiği, imar parsellerinin kadastral parsellere dönüşümü için açılan dava sırasında taşınmazın davalılara devrinin yapıldığı, davalı Mehmet'in karar başlığında sehven adının yazılmadığı, dayanağı kalmayan imar parsellerinin kadastral parsele dönüştürülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılar Mustafa ve Z. Hacıoğlu tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi E. Küçüksözen'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden davalılar Mustafa ve Z.'nin çekişmeli 13 sayılı imar parselini eldeki davadan önce satın alma yoluyla edindikleri anlaşılmaktadır. Adı geçenler bu edinimlerinin iyi niyete dayandığını savunmuşlardır.
Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak ta tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke MK. nun 1023. maddesinde aynen tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1.fıkrasına göre Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilke ve olgulara göre iyi niyet savunması yönünden taraf delillerinin toplanarak değerlendirilmesi, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davalıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.09.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy