(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, çekişme konusu 5 parsel sayılı taşınmazın üzerine ev yapılması için eşi olan diğer davalının akrabası davalı A.'e vekalet verdiğini, ancak vekalet görevini kötüye kullanarak taşınmazı hile ve desise kullanarak muvazaalı olarak diğer davalıya sattığını ileri sürüp, iptal tescil olmazsa tazminat isteğinde bulunmuştur.
Davalı A., vekaletin evin yapımı için verildiğini, ancak alıcı çıkarsa satabileceğini söylediğini, diğer davalının da taşınmazı aldığını bildirmesi üzerine satış yaptığını bildirmiş; diğer davalı da davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi H. G.'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma isteği değerden reddedilerek, gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden çekişme konusu 2 parsel sayılı taşınmazın davacıya aitken 11.12.2001 tarihli akitle ve vekil eliyle davalı S.'e temlik edildiği görülmektedir.
Davacı, anılan temlikte vekilin, temsil yetkisini kötüye kullandığını, davalı S. ile el ve işbirliği halinde kendisini zararlandırdığını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanunu'nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanun'un 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanun'un 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince, çekişmeli taşınmazın temlikine aracılık eden vekil davalı A.'in duruşmada alınan ifadesinde ve yargılama safahatında, davacı tarafından çekişmeli yere yapılması öngörülen yapı nedeniyle vekil edildiğini, vekaletnamede satış yetkisi bulunmasına karşın taşınmazın satışı için kendinin görevlendirilmediğini ve satış karşılığı kendisine diğer davalı tarafından bir bedel ödemediğini ifade ettiği görülmektedir.
Diğer taraftan, taşınmazın temlik tarihi itibariyle belirlenen değeri ile akitte öngörülen değerlerinin kıyaslanmasında davacı kayıt malikinin bu akit nedeniyle zararlandırıldığı da açıkça anlaşılmaktadır.
Öte yandan, önceki kayıt maliki davacı ile davalı Selim'in karı koca olup, zaman içerisinde geçimsizlik halinde bulundukları nitekim temlikten sonrada boşandıkları da sabittir.
Belirlenen bu olgular yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde dava konusu taşınmazın davalı S.'e temlikinin vekalet görevinin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirildiği sonucuna varılmaktadır.
Sonuç: Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddedilmiş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 23.01.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy