(818 S. K. m. 32, 34, 386, 387, 396)
Dava: Davacı, maliki olduğu 12 ve 13 parsel sayılı taşınmazların satışı için davalı Beyhan'ı vekil ettiğini, 27.4.2001 tarih 7688 yevmiye nolu azilname ile azlettiğini, azilnamenin 1.5.2001 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen çekişmeli taşınmazların 8.8.2001 tarihinde diğer davalı Mesut'a satış gösterilerek temlik edildiğini, her iki davalının da durumu bilerek temliki gerçekleştirdiklerini ileri sürerek, tapuların iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalılar; vekil Beyhan'ın vekillikten azledildiğinden haberdar olmadığını, taşınmazın iyiniyetle iktisap edildiğini bildirmişler, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davacı iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davalı Mesut yönünden davanın esastan reddine, davalı Beyhan yönünden ise husumetten reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmişse de dava değeri yönünden duruşma isteminin reddine temyiz incelemesinin dosya üzerinden yapılmasına karar verildi. Tetkik Hakimi Ülkü Akdoğan'ın raporu okundu, düşüncesi alındı:
Karar: Dosya içeriğinden toplanan delilerden; çekişme konusu olup, kayden davacıya ait bulunan 12 ve 13 parsel sayılı taşınmazların Afyon 1. Noterliğince düzenlenen 10.5.2000 tarihli ve satış yetkisi içeren vekalete dayalı olarak 8.8.2001 tarihli akitle, vekil davalı Beyhan tarafından diğer davalıya satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, satışa taraf olan vekil Beyhan'ı azlettiğini, aktin azile rağmen yapıldığını ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır. Gerçekten davacının vekili Beyhan'ı satıştan önce azlettiği dosyada bulunan İzmir 23. Noterliğinin 27.4.2001 tarihli azilnamesinden görülmektedir.
Bilindiği gibi Borçlar Kanununun 386. maddesi ile tanımı yapılan vekalet ilişkisi aynı yasanın 387. maddesinde belirtildiği şekilde kurulur. Bu suretle kurulan ilişkinin hüküm ve şumulü Yasanın 388-395. maddeleriyle düzenlenmiş, eldeki dava bakımından önem taşıyan azil keyfiyeti ise vekaletin sona erme nedeni olarak Yasanın 396. maddesinde dile getirilmiştir.
Bu düzenlemeler incelendiğinde görüleceği gibi, anılan hükümler tamamen vekil eden ile vekil arasındaki vekalet bağıtının kuruluşu kapsamı ve neticeleri ile ilgilidir. Diğer bir anlatımla öğreti ve uygulamada iç temsil olarak da nitelendirilen vekil-vekil eden arasındaki ilişkiler belirtilen yasal düzenlemelerin konusunu oluşturmaktadır.
Gerçekten vekillik, vekil ile vekil eden arasında bir iç ilişkiden ibarettir. Aralarında bir borç ilişkisi meydana gelir. Hak ve borçlar vekil ile vekil edeni ilgilendirir. Vekillik sözleşmesine dayanan temsil ise etkisini dış ilişkide gösterir.
Vekil, vekil edenle yaptığı sözleşme uyarınca üçüncü bir kişi ile hukuki bağıt kurduğu takdirde, bu kez dış temsil ilişkisinin söz konusu olacağı ve ortaya çıkan çekişmeler bakımından Borçlar Kanununun temsile dair 32 ve takibeden maddeleri dikkate alınmak suretiyle çözüm yollarının aranacağı kuşkusuzdur.
Vekalet, temsil edilenle (vekil eden) üçüncü kişi arasında bir hukuksal ilişki kurulmasını sağlar. Somut olayda, davacı noterden düzenlenen satış yetkisini içeren vekaletname vererek bu suretle vekilin bu konudaki temsil yetkisini üçüncü kişilere (satış akdine taraf olan) bildirmiş olmaktadır. Bu aşamada Borçlar Kanununun 34/III. nün maddesinin uygulama alanının ortaya çıkacağı tartışmasızdır.
Temsil edilen, üçüncü kişilere temsil yetkisinin verildiğini bildirmesine rağmen, bu yetkinin daraltıldığını ya da kaldırıldığını bildirmemişse temsilci, yetkisinin sona erdiğini bilerek hareket etmiş olsa bile, o şahısla yapacağı sözleşmeden doğan hak ve borçlar temsil olunanın hukuk alanında doğar ve onu bağlar. (BK. 34/III) Böyle bir düzenleme ile yasa koyucunun amacının üçüncü şahısların hukukunu korumak olduğu tartışmadan uzaktır.
Tabii ki temsil edilen kimse, temsil yetkisinin kaldırıldığını üçüncü kişiye bildirmiş ise, bunu ona karşı ileri sürebilme hakkına sahip olacaktır. Bunun yanında üçüncü kişi, temsil edilenden bir bildirim almamakla birlikte, yetkinin son bulduğunu başka bir suretle öğrendiği takdirde de Borçlar Kanunun 34/III. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacaktır.
Sonuç: Tüm açıklananların ışığında eldeki davaya bakıldığında; davalı kayıt malikinin temsil yetkisinin kaldırıldığını bildiği kanıtlanmadığından mahkemece davanın reddedilmiş olması doğrudur. Davacının temyiz itirazlarının reddi ile hükmün açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 07.03.2005 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Sayın çoğunluk görüşü ile mutabık olmadığım husus; azil keyfiyeti kendisine tebliğ edilen ve bu olguyu bilen mümessilin (vekilin) yapmış olduğu temliki tasarrufun vekil edeni (temsil olunanı) veya mirasçılarını bağlayıp bağlamayacağı, bir başka söyleyişle aktin tarafı 3. kişinin bu durumu bilip bilmemesinin aktin sıhhatine müessir olup olmayacağıdır.
Bilindiği üzere Borçlar Kanununun 396, 398. maddeleri gereğince vekilin vekalet ilişkisinin son bulduğunu bilmeden ve öğrenmeden yaptığı işlemler vekil edeni veya mirasçılarını bağlar. Bu hüküm vekil ile vekil eden arasındaki iç ilişkileri düzenlemektedir. Dış ilişkiler yönünden, yani vekil eden ile vekilin kendisiyle akit yaptığı 3. kişi arasındaki ilişkiler açısından Borçlar Kanununun 37. maddesi hükmünün uygulanacağı tartışmasızdır.
Borçlar Kanunu 37/1 maddesine göre mümessil kendi selahiyetinin hitam bulduğuna vakıf olmadığı müddetçe, temsil eden yahut halefleri de bu selahiyet henüz baki imiş gibi onun muameleleri ile alacaklı veya borçlu olurlar Burada esas olan vekilin aktin sona erdiğini öğrenmiş olduğu andır. Vekil aktin sona erdiğini bilmiyorsa onun 3. kişilerle yaptığı temliki tasarruflar elbette ki vekil edeni veya mirasçılarını bağlayacaktır yok eğer vekil, azledildiğini biliyor, buna rağmen 3. kişiyle akit yapılmışsa durum ne olacaktır?
Hemen belirtmek gerekir ki, Borçlar Kanununun 35. ve 397. maddeleri gereğince aksi mukaveleden veya işin mahiyetinden anlaşılmadıkça temsil (vekalet) gerek vekilin gerekse müvekkilin ölümü ve ehliyetinin zevali veya iflası ile son bulacağı gibi vekilin azledilmesi ile de nihayet bulacağında kuşku yoktur. Nasıl ki temsil yetkisi tek taraflı ve karşı tarafa ulaştırılması gerekli bir irade beyanı ile gerçekleşiyor ise, aynı şekilde tek taraflı bir irade beyanı ile de mümessil (vekil)-vekil eden arasındaki hukuki ilişkiye son verilmektedir. Ancak, temsil olunan kimse gerek sarahaten, gerek delaleten verdiği selahiyeti diğer kimselere bildirmiş ise ilke olarak geri alındığını da aynı şekilde bildirmesi gerekir. Selahiyet 3. kişileri duyurulmamışsa geri alınma keyfiyetinin ayrıca tebliğine gerek olmayıp, vekilin yapılan azil keyfiyetinden haberdar olması aktin hitamı için yeterlidir. Bununla bağlantılı olarak mümessilin 3. kişiyle yaptığı temliki tasarruftan dolayı temsil olunanın sorumlu olabilmesi için geçerli bir temsil yetkisinin bulunması asıldır. Bir başka ifade ile yapılan tasarrufa hukuki sonuç bağlanabilmesi bakımından mümessilin (vekilin) yetkisinin devam etmesi gerekir. Aksi halde, işlemin geçerliliğinden söz edilemez. Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 19.11.1991 tarih 4117 esas 13284 sayılı kararında aynen ... vekalet görevine son verilen vekilin durumu bilmeyen üçüncü kişilerle vekalet veren adına yaptığı hukuki işlemlerin temsil olunanı ya da mirasçılarını bağlamayacağı kuşkusuzdur. Bu gibi hallerde hukuki işlemin tarafı üçüncü kişinin iyi niyetli olması sonucu değiştirmiyecektir. O nedenle iyiniyet araştırmasına da gerek olmayacaktır.
Ancak, vekalet görevine son verildiğini bilmeyen vekilin üçüncü kişilerle yaptığı işlemin vekalet vereni ya da mirasçılarını bağlayıcı olabilmesi için işlemin tarafı üçüncü kişinin vekaleten temsil görevinin sona verdiğini bilmemesi koşuldur. Böyle hallerde kişinin iyi yada kötü niyetli olup olmadığı araştırılacaktır. Somut olayda ise mahkemenin de kabulünde olduğu üzere vekil azledildiğini bilmekte davalılar ise bilmemektedir. Bunların iyi niyetli olması vekalet vereni temliki işlem yönünden bağlayıcı kılmayacaktır... denilmek suretiyle başlı başına vekilin azil keyfiyetini bilmesi halinde kendisiyle akit yapılan üçüncü kişinin temellükünün korunamayacağı benimsenmiştir.
Kaldı ki, sicilin dayanağını teşkil eden işlemin geçerli bir hukuki sebebe dayanması tapu sicillerinde aranan illilik prensibinin bir gereğidir. Bir başka deyimle geçerli bir hukuki sebebi bulunmayan işlem sonucu adına sicil kaydı tesis edilen kişi ilk el konumunda olup, oluşan sicil kayıtları Medeni Yasanın 1025. (eski 933. md.) maddesi gereğince yolsuz nitelik taşır ve iptali gerekir. İlk el durumundaki kişinin edinmesi doğrudan sicil kaydına değil onun dayanağını teşkil eden ve işlevini azille yitiren vekaletnameye ve buna bağlı tasarruf belgesine dayandığı için, Medeni Yasanın 1023. maddesinin koruyuculuğundan istifadesi de olanaksızdır.
Bütün bu izahlar karşısında vekil eden ile vekil arasındaki vekalet ilişkisi azil ve vekilin keyfiyeti bilmesi karşısında son bulduğuna göre; geçerli bir temsil yetkisi olmayan kişinin yaptığı temlike taraf olan davalının ilk el olması sebebiyle temlik işleminin vekil edeni veya mirasçılarını bağlamayacağı, yapılan işlemin geçersiz olacağı ve oluşturulan sicilin de iptalinin gerekeceği açıktır.
Hal böyle olunca; davanın kabulü edilmesi gerektiği düşüncesiyle, yazılı olduğu üzere davanın reddi yönündeki mahkeme kararını onaylayan sayın çoğunluk görüşüne iştirak edemiyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy