(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Davacı vekili; davalı Nihat'ın, teyzesi olan davacının okuma-yazma bilmemesinden ve yaşlılığından faydalanarak geniş yetkiler içeren vekaletname aldığını, bu vekaletnameye istinaden, davacı adına kayıtlı 2 parseldeki dükkanı muvazaalı olarak diğer davalı Mustafa'ya devrettiğini ileri sürüp, tapu kaydının iptali ile adına tescilini olmadığı takdirde taşınmazın satış bedeli olan 10 milyar TL. nin davalı Nihat'dan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Karar: Davalı Nihat, vekaletnamenin satış yetkisini içerdiğini ve usulüne uygun düzenlendiğini, muvazaanın söz konusu olmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur; davalı Mustafa ise, davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, yapılan tüm işlemlerin yasal olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Berna Dizdaroğulları Koç'un raporu okundu, düşüncesi alındı.
Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmak üzere satış bedelinin istirdadı isteğine ilişkindir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, özellikle iddianın ileri sürülüş biçiminden, davacının; kayden maliki bulunduğu 125 m2 yüzölçümündeki "kargir dükkan" niteliğindeki 4008 ada 2 parsel sayılı taşınmazın, kendisinin yaşlılığından istifade edilmek suretiyle ve vergi işlerinin yürütülmesi bahane edilerek hile ile alınan vekaletin kullanılması suretiyle vekil olan yeğeni Nihat tarafından ederinin çok altında bir bedelle diğer davalı Mustafa'ya temlik edildiğini ileri sürerek, tapusunun iptali ile adına tescilini; olmadığı taktirde fazlaya ait hakları saklı kalmak üzere resmi akitte yazılı 10.000.000.000 TL. satış bedelinin davalı Nihat'tan tahsilini istediği anlaşılmaktadır.
Mahkemece vekaletin hile ile alınması olgusunun saptanamadığı, satış bedelinin de davacının oğlu olan dava dışı Sabri'ye ödendiği gerekçesi ile dava reddedilmiştir.
Gerçekten de; Kayseri 6. Noterliğince düzenlenen 14.5.2002 tarihli vekaletnamede çekişme konusu parselin ada ve parsel numarası da açıkça belirtilmek suretiyle satışı için davacı tarafından yeğeni Nihat'a yetki verildiği açıktır. Öyleyse, vekaletin hile ile alındığı iddiasının mahkemece kabul edilmemiş bulunmasında bir isabetsizlik yoktur. Ancak vekaletin hile ile alındığı iddiasının aynı zamanda kötüye kullanıldığı iddiasını da içereceği kuşkusuzdur.
Ne var ki, mahkemece bu konuda bir araştırma ve inceleme yapıldığı söylenemez.
Hemen belirtmek gerekir ki; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; resmi akitte taşınmazın satış bedeli on milyar gösterildiği halde, dava dilekçesinde elli milyar olarak bildirilmiştir. Oysa, mahkemece satış tarihindeki taşınmazın gerçek değeri keşfen saptanmadığı gibi, vekil Nihat ile diğer davalı Mustafa'nın davacıyı zararlandırma kastıyla el ve işbirliği içerisinde hareket edip etmedikleri de tespit edilmemiştir. Öte yandan, taşınmazın satış bedelinin vekil tarafından vekil edenin oğluna ödenmesi ve bu şekilde vekilin borçtan kurtulduğu yolundaki mahkemenin kabulünde de isabet yoktur.
Kaldı ki; davacının, oğlu Sabri'ye verdiği vekaletnamede davacının 3. kişilerden olan alacaklarını tahsil ve kabul etme yetkisi vermediği, sadece resmi dairelerce yapılacak istimlak bedellerinin tahsiline yönelik bir yetkisinin bulunduğu sabittir. Öyleyse, somut olayda alacağın temliki hükümleri de söz konusu olmadığına göre, vekil Nihat'ın yetkisiz kişiye yapmış olduğu ödeme nedeniyle satış bedelinden kaynaklanan sorumluluktan kurtulduğu söylenemez.
Sonuç: Hal böyle olunca, öncelikle yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde vekalet görevinin kötüye kullanılıp kullanmadığı konusunda, tarafların bildirdikleri delillerin toplanması gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, vekalet görevinin kötüye kullanıldığının tespit edilememesi halinde vekil-vekil eden arasındaki iç ilişkinin değerlendirilmesi, ondan sonra bir hüküm kurulması gerekirken; eksik incelemeyle ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Kabulüyle hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.03.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy