(4721 S. K. m. 9, 13, 409, 557, 640) (1086 S. K. m. 286)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanı Mahmut adına kayıtlı 406 nolu parselin onu felçli ve okuma yazma bilmeyen bir kişi olmasından istifade edilerek alınan ve vekaletname ile oğlu olan davalı Mustafa'ya hibe şeklinde temlik edildiğini, Mustafa tarafından da eşi olan davalı Kadın'a muvazaalı olarak satış yoluyla devredildiğini, miras bırakanın vekaletnamenin alındığı tarihte hukuki işlem ehliyetinin olmadığını ileri sürerek, iptali ile miras bırakanın terekesine döndürülmesi isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davanın süre yönünden reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden ortak miras bırakan Mahmut'a ait 406 parsel sayılı taşınmazın 3.7.1978 tarihinde düzenlenen vekaletname ile 7.7.1978 tarihinde bağış yoluyla davalılardan Mustafa'ya onun tarafından da 21.5.2003 tarihli akitle diğer davalı Kadın'a temlik edildiği görülmektedir.
Davacının dava dilekçesindeki anlatım ve özellikle 21.2.2005 tarihli oturumdaki beyanıyla davada ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayandığı ve taşınmazın terekeye iadesini istediği anlaşılmaktadır.
İddianın ileri sürülüş biçimine göre, çekişmenin taşınmazın aynına yönelik olduğu ve mülkiyetten kaynaklandığı açıktır. Kural olarak mülkiyet hakkına dayalı dava ve taleplerin bir süreye tabii olmaksızın ileri sürülebileceği tartışmasızdır.
Ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisi düzenleyen Türk Medeni Kanununun 557 ve takip eden maddelerinin eldeki davada uygulama yeri bulamayacağı da kuşkusuzdur.
O halde, davanın anılan düzenlemelerden söz edilerek reddine karar verilmesinde isabet yoktur.
Bu durumda ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı iddianın araştırılması ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gereklidir.
Anılan davanın niteliği itibariyle davadaki istek de gözetilerek iştirakçilerin tamamının davada yer alması da zorunludur.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun "fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir" biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek "ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır." hükmünü getirmiştir. "Ayırtım gücü" eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde "yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir." denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafiklerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.'nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin "rey ve mutaalası" hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, öncelikle Yeni Medeni Kanunun 640.maddesi uyarınca davanın görülebilirlik koşulunun yerine getirilmesi, ondan sonra yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir araştırma yapılarak tüm delillerin birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün belirtilen nedenlerden ötürü, H.U.M.K.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 08.06.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy