(1086 S. K. m. 237, 286) (4721 S. K. m. 9, 10, 13, 15, 409)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanı A. 'nın maliki olduğu dava konusu taşınmazın davalılar murisi M. 'ye sattığını ancak A. 'nın hukuki ehliyete haiz olmadığım, satışın geçersiz olduğunu, kadastro çalışmalarında davalılar adına yapılan tespite itiraz ettiğini ve kadastro mahkemesince itirazının reddedildiğini ileri sürüp, 18 parsel tapusunun iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalılar, kadastro mahkemesinde davacının açtığı iptal ve tescil davasının reddedildiğini ve kararın kesinleştiğini, kesin hüküm nedeniyle davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, kadastro mahkemesinde konusu ve tarafları aynı davanın görülüp kesinleştiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istemli olarak temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Özgül Bozkurtgil'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma istemi dava değeri yönünden reddedildi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, tapu iptal tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 18 parsel sayılı taşınmazdaki 5/6 payın 6.7.1983 ve 13.6.1976 tarihlerinde davalılar murisine satış yoluyla intikal ettiği, anılan taşınmazın 31.7.1995 tarihinde, söz konusu satıştan bahisle davalılar miras bırakanı adına tespit edildiği, davacı tarafından tespite itiraz üzerine kadastro mahkemesinde görülen dava sonunda davanın retle sonuçlandığı ve kesinleştiği görülmektedir. Belirtilen davada tespitin dayanağı satışın usul ve yasaya uygun olmadığı ileri sürülmüş bu husus incelenmek suretiyle hüküm kurulmuştur. Davada ehliyetsizlik iddiası incelenmemiştir. Oysa, eldeki davada, davacının miras bırakanının çekişme konusu taşınmazı temlik ettiği akit sırasında tasarruf ehliyetine sahip bulunmadığı ileri sürülmüştür.
Bu durumda; davaların konusu ve tarafları aynı olmakla birlikte hukuki sebebin farklı bulunduğu, bu bakımdan kesinleşen kadastro mahkemesi kararının HUMK'nun 237. maddesi anlamında eldeki dava yönünden kesin hüküm oluşturmayacağı kabul edilmeli, ehliyetsizlik iddiası yönünden gerekli araştırma yapılmalıdır.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun "fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir" biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek "ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır." hükmünü getirmiştir. "Ayırtım gücü" eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde "yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir." denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21).
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K. 'nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin "rey ve mütalaası" hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir araştırma yapılarak tüm delillerin birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün belirtilen nedenlerden ötürü, H.U.M.K.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 11.07.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy