(2762 S. K. m. 27, 29, 30) (4721 S. K. m. 448, 501)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 285 ada dahilinde bulunan Balkapı hanın üst katındaki 3 kapı nolu taşınmazın 1/5 payı ile, aynı yer 4 kapı nolu taşınmazın 5/9 payının mirasçı bırakmaksızın ölen Dragon adına kayıtlı olduğunu ve mahlulen vakfına döndüğünü belirterek anılan payların iptal edilerek Ayasofya-ı Kebir Vakfı adına tesciline karar verilmesi ve kayyımlık kararlarının kaldırılmasını istemiştir.
Davalılar, idarece tek taraflı olarak düzenlenen mahluliyet kararına itibar edilemeyeceğini, bu kararın iptali için idare mahkemesine dava açıldığını bildirmişlerdir.
Mahkemece, davaya konu 3 ve 4 nolu odalara ait icare veya mukataa kaydı bulunmadığı gibi, temessük belgesinin de olmadığını ve yorum yolu ile odaların icareli veya mukataalı olduğu sonucuna ulaşılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Selda Özer'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar
Dava, tapulu taşınmazların bir kısım paylarının iptali ile vakfı adına tescili isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, özellikle çap kayıtlarından Tahtakale Mahallesinde Kain Balkopanı Hanı üst katında bulunan eski ve yeni 3 kapı, 125 pafta, 285 ada, parselsiz 26 m2 yüzölçümündeki keza, pafta, ada numaraları aynı olan 19 m2 yüzölçümlü parselsiz 4 kapı nolu Ayasofyai Kebir Vakfından icareli 2 adet odanın 9.7.1940 tarihli Kadastro ile 3 nolu olanda 1/5, 4 sayılı olanda ise 5/9 payının T.C.T Dragon adına tespit edilerek böylece adı geçenin kayden malik olduğu anlaşılmaktadır.
Davacı Vakıflar İdaresi, çekişme konusu taşınmazlardaki Dragon payının mahlulen vakfına geçtiğinden bahisle iptali ile vakfı adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Bilindiği üzere, mülkiyeti (rekabesi) vakfa, kullanma (tasarruf) hakkı ise mutasarrıfa ait bulunmakta, mutasarrıfın bu hakkı ölmesi üzerine mirasçılarına intikal etmekteydi. Mutasarrıfın mirasçısının bulunmaması halinde ise vakıf mal mahlulen vakfına dönmekteydi. Nevar ki Medeni Kanunun kabulünden sonra aynı taşınmaz üzerinde kuru mülkiyet (rekabe) hakkı ile mirasçılara kalan, nesilden nesile geçen tasarruf hakkı gibi iki hakkın varlığı getirilen yeni mülkiyet kuralları ile bağdaşır görülmemiş, vaki vakıf hukukumuzu yeniden düzenleme, Medeni Kanunun kabul ettiği mülkiyet rejimine uyarlama zorunluluğu doğmuştur. Bu amaçla 2762 sayılı Vakıflar Yasası 5.6.1935 tarihinde kabul edilmiş, 13.6.1935 tarihinde yayınlanmış, 6 ay sonra 13.12.1935 tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu kanun ile vakıf taşınmazların icareteyn ve mukataya bağlanması yasaklanmış. daha önce kurulmuş bu tür vakıfların tasfiyesi yoluna gidilmiştir. Söz konusu yasanın özellikle 27, 29 ve 30 maddelerinde özetle (.. mukataalı toprakların ve icareteynli taşınmazların mülkiyetinin yirmi misli bir taviz karşılığında mutasarrıfına geçirileceği on yıl içerisinde taviz vermek yoluyla icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olanların mülkiyetinin ise on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıfına geçeceği ve vakfın hakkının ivaza dönüşeceği) hükme bağlanmıştır. Görülen luzüm üzerine 13.6.1945 tarih 4755 sayılı yasa ile bu süre 13.12.1955 tarihine kadar on yıl daha uzatılmıştır. Anılan bu vakıf yasalarının hükümlerine göre taviz bedeli ödendikten veya taviz bedeli ödenmese dahi öngörülen yirmi yıllık süre geçtikten sonra vakıf taşınmazların tam mülkiyeti mutasarrıfa geçmiş, diğer bir söyleyişle vakıf taşınmaz özel mülk, matasarrıf malik olmuştur. Mutasarrıf iken malik olan kişilerin mirasçı bırakmadan ölmeleri üzerine taşınmazları MK.nun 448. maddesi uyarınca son mirasçı sıfatıyla Hazineye kalmıştır. Ancak, yasa koyucu öncesi vakıf olan taşınmazların vakfına (aslına)dönmesini daha uygun görmüş, bazı ayrıcalıklar dışında, Hazineye intikal yolunu kapatmak istemiştir. İşte bu nedenle 22.9.1983 tarih 2888 sayılı yasanın 2. maddesiyle 2762 sayılı yasanın 29. maddesini değiştirip ayrıca ikinci bir fıkra ekleyerek Medeni Kanunun 501. maddesinin Hazinenin mirasçı olacağı yönündeki genel hükmünden ayrılmış "mülkiyeti mutasarrıfa geçmiş olan taşınmazlarda maliklerin bu yasanın yürürlük tarihine kadar ölmeleri üzerine son mirasçı sıfatıyla Hazineye intikal edipte bu husus tapu kaydına bağlanmış bulunanlar ayrık bırakılarak işlenmemiş olan taşınmazların mahlulen vakfına rücu edeceği" kuralını getirmiştir.
Yukarıda belirtilen yasa hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, 2888 sayılı yasanın yürürlük tarihi 24.9.1983 tarihinden sonra aslı vakıf olan taşınmazların Hazineye geçmesine yasal olanağın kalmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Öte yandan, daha önce Hazine üzerine oluşan tapu kayıtlarının iptal edilememesi içinde; taşınmazın önce mutasarrıfına geçip özel mülk haline gelmesi, mal sahibinin mirasçı bırakmadan ölmesi ve 2888 sayılı yasanın yürürlüğünden önce tapuda Hazine üzerine yazılması gibi üç koşulun gerçekleşmesi gerekmektedir. Vakıflar Yasasının tasfiye hükümlerinin işlemesinden önce vakıf malın kuru mülkiyetinin mutasarrıfa geçtiğinden, mutasarrıfın tam malik sıfatını kazandığından söz edilemez. Anılan yasanın 29. maddesinde açıklanan koşullar gerçekleşmeden, mirasçı bırakmaksızın ölen kişi malik olamayacağı gibi tasarruf hakkı dahi sona ereceğinden taşınmazın mülkiyetinin Hazineye geçtiği ileri sürülemez. Aynı şekilde mutasarrıfı kaçak ve yitik kişi durumuna düşen taşınmazların mülkiyetinin demetruken vakfına dönmesi asıl olup hiçbir surette Hazineye geçmesine yasal olanak yoktur.
Somut olaya gelince; dava konusu edilen taşınmazlardaki çekişme konusu paylar yönünden 2888 Sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 24.9.1983 tarihinden önce Hazine adına tescil edilmek suretiyle sicil kaydının oluşturulmadığı, bu tarihten sonra da bu türlü vakıf malların Hazinece edinilmesine yasal olanak bulunmadığı, esasen temin edilen bilirkişi raporuyla da vakfına dönmesi gerekli nitelik taşıdıkları tespit edildiğine göre idarece alınan mahluliyet kararının iptali konusunda açılan ve halen derdest olduğu bildirilen davanın neticeye etkili olmayacağı, mülkiyet belgesi niteliğindeki tapu kaydı karşısında zilyetlik belgesi vasfında olan temessük kaydının bulunamamasının taşınmazın vakfına dönmesine mani sebep teşkil etmeyeceği açıktır.
Hal böyle olunca, yukarıda değinilen ilkeler karşısında, davanın kabul edilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı idarenin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 12.09.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy