(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava ve Karar: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı; aile yakını davalı Necati'ye akrabası diğer davalı Salim'den borç para alabilmesi için kendisine yardımcı olmak amacıyla çekişmeli 2 sayılı parseldeki 31, 35 ve 36 numaralı bağımsız bölümleri üzerine ipotek tesis yetkisi içeren vekaletname verdiğini, ancak davalıların danışıklı biçimde hareket edip satış yaptıklarını ileri sürerek tapu iptali tescil istemiştir.
Davalı Necati, davacının taşınmazlara ipotek tesisi düşüncesiyle kendisine vekalet verdiğini ancak davalı Salim'in tapuda taşınmazların üzerine devrini istemesi nedeniyle ona güvenerek satış gösterip devrettiğini; borcunu ödediği halde taşınmazları iade etmediğini belirtmiş; diğer davalı Salim davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, davacının satış yönünde bir iradesi bulunmadığı satış bedelinin de ödenmediği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı Salim tarafından süresinden sonra temyiz edilmişse de adı geçene yapılan karar tebliği usulsüz olduğundan temyiz istemi süresinde kabul edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Murat Ataker'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil isteğine ilişkindir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli 2 sayılı parseldeki 31, 35 ve 36 nolu bağımsız bölümlerin davacı adına kayıtlı iken 9.10.2000 tarihli vekaletnamesiyle vekil kıldığı davalı Necati tarafından aynı tarihte diğer davalı Salim'e satış suretiyle devredildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, yakını olan davalı Necati'nin borç para bulabilmesi için dava konusu taşınmazlara ipotek tesis ettirmesi amacıyla vekaletname verdiğini ileri sürmüştür.
Bilindiği üzere; borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanunu'nda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanun'un 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil, vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanun'un 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olayda mahkemece, açıklanan ilkelere göre bir araştırma yapılmış değildir.
Sonuç: Hal böyle olunca; yukarda değinilen ilkeler çerçevesinde tarafların tüm delillerinin toplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilip yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davalının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK. nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.11.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy