(818 S. K. m. 18, 213) (4721 S. K. m. 706)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacı, müşterek miras bırakan babası M.'nin 12910 parsel sayılı taşınmazını mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla davalı oğluna muvazaalı biçimde devrettiğini ileri sürerek payı oranında iptal-tescil istemiştir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, miras bırakanın mal kaçırmak amacıyla hareket etmediği, davacı ya da taşınmaz devrettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi M.A.'nın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden ve getirtilen resmi akit tablolarından, çekişme konusu 12910 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan adına kayıtlı iken 24.12.1990 tarihinde davalı oğluna satış yoluyla devredildiği; bunun yanında miras bırakan tarafından davacı kızına da 14.01.1988 tarihinde 12892 sayılı parselin satılarak temlik edildiği görülmektedir.
Mahkemece, miras bırakanın davacıya da aynı şekilde taşınmaz mal devrettiği, paylaştırma amacı güttüğü gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Ne var ki, tüm mirasçıları kapsayan adil bir paylaştırmanın bulunup bulunmadığının hükme yeterli biçimde araştırıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide muris muvazaası olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararı'nda açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanun'un 706., Borçlar Kanunu'nun 213 ve Tapu Kanunu'nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıklarının sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 01.04.1974 tarih 112 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararı'nın uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.
Somut olayda, miras bırakanın taraflar dışında dava dışı mirasçılarının da bulunduğu veraset ilamıyla sabittir.
Sonuç: Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır, taşınmaz mallar ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler mercilerinden getirtilmesi, her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınması, böylece yukarıda değinilen anlamda bir paylaştırma kastının bulunup bulunmadığı açıklığa kavuşturularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturma ile yetinilip yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 05.07.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy