(2709 S. K. m. 141) (1086 S. K. m. 376, 381, 388, 389)
Dava: Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;
Davacı, miras bırakanı M. C. adına tapuda kayıtlı 15 parsel sayılı taşınmazın kaydının, davalı Vakıflar İdaresinin açtığı ve tarafı olmadığı tapu iptali davası sonucu iptal edilip, M. R. P. Vakfı adına tescil kararı alındığını ileri sürerek, tapu iptal ve miras bırakan adına tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı Vakıflar İdaresi, davanın reddini savunmuş; birleşen dava ile taşınmazdaki mutasarrıf H. B. ile A.'nın payları yönünden mahlulen vakıf adına tescil istemiştir.
Mahkemece, davacı H.'nin davadan feragat nedeniyle davasının reddine, birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı Kayyım tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi A. S. Ç.'nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Karar: Dava ile birleştirilen dava tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece kurulan hükmün HUMK'un 388 ve 389. maddelerine uygun olarak oluşturulduğu söylenemez.
Bilindiği üzere; tarafların tüm delilleri toplanıp, tetkik edildikten ve HUMK'un 376. maddesine göre; son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hakimin; aynı yasanın 388. maddesi uyarınca kararı gerekçesi ile birlikte (tam olarak) yazması ve hüküm sonucunu 389. maddede öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır.
Ne var ki, uygulamada söz konusu yasanın 381. maddesinin son fıkrasının getirdiği ayrıcalığa dayanılarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağa geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır.
İşte bu gibi hallerde HUMK'un 389. maddesine uygun olarak tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukuki varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hakimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak yoktur. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile HUMK'un yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum yaratır. Ayrıca anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama yargı, yargıç ve kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
Öte yandan, mahkemece asıl dava davacısının talebi üzerine 13.12.2007 tarihli duruşma günü beklenmeksizin, 4.12.2007 gününde celse açılmış, davacının davasından feragat ettiğini bildirmesi üzerine mahkemece de feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, asıl duruşma günü 13.12.2007 tarihli celsede de birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. Gerekçeli kararda da her iki dava hakkında hüküm kurulmuştur.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; birleştirilen davalar bağımsız dava niteliklerini korur iseler de, mahkemece yapılması gereken iş yargılama sonucu her iki dava için birlikte karar verilmesinden ibarettir.
Bu durumda, birleştirilen davalar hakkında ayrı ayrı kısa karar verilmesi doğru olmadığı gibi, değinilen ilke ve yasa hükümleri gözardı edilerek kısa karara çelişkili olarak gerekçeli karar yazılması da doğru değildir.
Sonuç: Hal böyle olunca; hükmün 10.4.1992 gün 1992/7 Esas - 1992/4 Sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı çerçevesinde bir karar verilmek üzere HUMK'un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, sair hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 22.12.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy