(6098 S. K. m. 19, 97, 509) (4721 S. K. m. 1023)
Dava: Taraflar arasında görülen davanın sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne dair olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakiminin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde bedel istemine ilişkindir.
Davacı, kayden maliki olduğu 326 parsel sayılı taşınmazı 24.1.2009 tarihli protokol hükümleri gereğince davalı Vakıfa satış suretiyle temlik ettiğini, aralarındaki sözleşme gereğince borçlar yerine getirildiğinde taşınmazın V. K. ya da onun göstereceği kişiye iade edilmesi gerektiğini, davalı Vakıfın anlaşmaya aykırı hareket ederek taşınmazı diğer davalı A.'e düşük bedelle muvazaalı olarak devrettiğini, davalıların akraba olup, teminat amaçlı devri bilen kişiler olduklarını, daha önce aynı istemle V. K. tarafından açılan Araban Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2009/176 Esas sayılı dosyasında dava açma hakkının kendisinde olduğuna işaret edildiğini ileri sürerek tapu kaydının iptaliyle adına tesciline, olmadığı taktirde davalı Vakıftan taşınmazın rayiç bedelinin yasal faiziyle tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Vakıf, davada dayanılan protokolde davacıya iade yükümlülüğünün söz konusu olmadığını, protokolde taraf olmayan davacının dava açma hakkının bulunmadığını, sözleşme tarihinde taşınmaz maliki davacı olmadığından fiili imkansızlık sebebiyle protokolün de geçersiz olduğunu davalı A., davaya konu taşınmazı tapu kaydına güvenerek satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını, tapuya şerh edilmeyen protokolün kendisine karşı ileri sürülemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davacının çekişme konusu taşınmazı dava dışı K. ve L. S.'ya, temlik ettiği onların da davalı V.'a, V.'ın da davalı A.'e satış suretiyle temlik ettikleri, V. K. tarafından açılan davanın retle sonuçlanıp kararın kesinleştiği, davalı A.'in 24.1.2009 tarihli protokolden haberi olduğuna dair somut bir delil olmadığı, 24.1.2009 tarihli protokolün inanç sözleşmesi niteliğinde olup, aynı Mahkemenin 2009/176 Esas sayılı dosyasında tespit edilen bedelin davalı Vakıftan tahsili gerektiği gerekçesiyle iptal ve tescil isteğinin reddine, bedel isteğinin kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden: çekişme konusu 326 parsel sayılı taşınmaz M. K. adına kayıtlı iken 20.9.1994 tarihinde M. N.'a satış suretiyle temlik edildiği, bu kişi adına vekaleten davalı V. K. tarafından da 20.3.2003 tarihinde davacı A. F. D.(K.)'e devredildiği, davacının da, 6.8.2008 tarihli akitle 1/2'şer paylı olarak dava dışı K. S.'yla L. S.'ya, ondan 3.3.2009 tarihli akitle davalı V.'a, ondan da 3.8.2009 tarihli akitle davalı A. satış suretiyle temlik edildiği; davacı, davalı V.'la dava dışı V. K., A. K. ve F. D. arasında çekişmeli taşınmazla ilgili olarak 24.1.2009 tarihli protokol başlıklı belgenin düzenlendiği, Araban İcra Müdürlüğü'nün 2008/130 Esas sayılı dosyasında anlaşmaya varılarak, 326 parselin alacaklı V. K.'a devredilmesi, borçlu V. K.'un alacaklılar F. D.'a 30.000. TL, V. K.'a 30.000. TL, A. K.'a ise 45.000. TL ödemesi halinde taşınmazın V. K. ya da onun uygun gördüğü kişiye devrinin kararlaştırıldığı, davacının birlikte yaşadığı, V. K. tarafından daha önce aynı taşınmaz hakkında, aynı sebeple davalı V. aleyhine açılan davada. Araban Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne dair hükmün Dairece," davacı V. çekişmeli taşınmazda hiçbir aşamada mülkiyet sahibi olmamıştır. Taşınmazı inançlı işlemle temlik eden önceki kayıt maliklerinden A. F. D.'(K.)dir. O halde, 5.2.1947 tarih, 20/6 Sayılı İBK.'nda öngörülen nitelikteki, protokol başlığını taşıyan 24.1.2009 tarihli sözleşme inançlı işlemin belgesi olarak kabul edildiğinde, bu belgeye dayalı olarak iptal tescil isteme hakkının davacı V.'a ait olmadığı, A. F.'ya ait olacağı tartışmasızdır. Oysa A. F. tarafından açılmış bir dava bulunmamaktadır. Bu durumda V. K.'un iptal tescil davası açmaya hakkı bulunmadığı gözetilerek bu istek yönünden davanın reddedilmiş olması bu gerekçeyle ve sonucu itibariyle doğrudur. Buna göre davacı V.'ın tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine, davalı V.'ın temyiz itirazlarına gelince, davalı V.'ın tazminattan sorumlu tutulmasının dayanağı 24.1.2009 tarihli belgedir. Oysa davacı V. taşınmazın temliki kapsamında inançlı işlemin tarafı olmayıp düzenlenen belgede kendisine bir takım yükümlülükler ve haklar verilmesi öngörülen ve belgeyi imzalayan kişi konumundadır. Diğer taraftan anılan belge adi yazılı olup resmi bir belge niteliği de taşımamaktadır. Bilindiği üzere bazı istisnai durumlar hariç (inançlı işlem belgesi gibi) taşınmazların mülkiyetinin devrine dair akitler T.M.K.706.. B.K.213., 2644 Sayılı Tapu Kanunu'nun 26. ve Noterlik Kanunu'nun 60. maddeleri hükmü uyarınca resmi şekilde yapılmadıkça geçersizdir. O halde, böylesi bir belge taşınmazın mülkiyetinin devri bakımından, davacı V.'a öncesinde taşınmazda mülkiyet hakkı sahibi olmadığı için taşınmazını inançlı işlemle devreden malikler gibi inançlı işleme dayalı olarak iptal ve tescil davası açma yönünde bir hak bahşetmeyeceği gibi inançlı işlemden kaynaklanan sebeple iptal tescil istendiğine göre taşınmazın naklinden kaynaklanan nedene dayalı olarak bir tazminat istemesine de yasal olanak bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, davacının davasının tümden reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir" gerekçesiyle bozulması üzerine bozma ilamına uyularak mahkemece. 18.7.2012 tarihli, 2012/69 Esas, 2012/99 Karar sayılı kararla davanın reddine karar verildiği, kararın derecattan geçerek kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarihli 20/6 Sayılı İçtihadı Birleştirme kararıyla ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine 3. bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla 3. şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, "kötüniyetli ve haksız gizlemeler" dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira T.B.K.nın 509. maddesindeki "Vekilin, kendi adına ve vekalet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekalet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekalet verene geçer." hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara dair olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan T.B.K.nın 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir.
Belirtilen içtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir, inanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem içtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
Yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda somut olaya bakıldığında: Araban Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2009/76 Esas sayılı dosyası içeriği ile 24.1.2009 tarihli protokolün 5.2.1947 tarihli, 20/6 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı anlamında inançlı işlemin belgesi olduğu, davacının 24.1.2009 tarihli protokol uyarınca maliki olduğu davaya konu 326 parsel sayılı taşınmazı davalı Vakıfa intikal ettirdiği, noksanın tamamlanması yoluyla temin edilen Araban İcra Müdürlüğünün 2008/130 Sayılı dosya kapsamından, ara malikler K. S. ve L. S.'nın 16.9.2008 tarihli dilekçeleri ile, 326 parselin gerçekte A. F. D.'e ait bulunduğunu, taşınmazı almaktan vazgeçtiklerini, tapuyu devretmeye hazır olduklarını beyan ettikleri kayden sabittir.
Diğer taraftan; son kayıt maliki davalı A.'in de tüm dosya kapsamı, tanık beyanları ile, tarafların akrabası ve komşusu olduğu, inançlı işlem sonucu taşınmazın devredildiğini bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu, dolayısıyla T.M.K.nun 1023. maddesi anlamında iyi niyetli müktesip kabul edilemeyeceği kuşkusuzdur.
Hemen belirtmek gerekir ki, T.B.K.nın 97. maddesinde; "karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını önermiş olması gerekir" hükmü öngörülmüştür.
O halde, mahkemece, 24.1.2009 tarihli protokole konu edilen borcun miktarının anılan protokol ve icra dosyası da dikkate alınarak tespit edilmesi, belirlenen mablağı 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 97. maddesi hükmü gereğince mahkeme veznesine depo etmesi için davacıya önel verilmesi, böylece, anılan bedelin mahkeme veznesine depo edilmesi sağlandıktan sonra tapu kaydının iptali ve davacı adına tesciline karar verilmesi, açıklandığı şekilde belirlenen bedelin depo edilmemesi halinde ise davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.
Sonuç: Davacının ve davalı Vakıfın bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'un 428. maddesi gereğince bozulmasına, alınan peşin harcın temyiz edene iadesine, 31.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekalet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, 28.05.2015 tarihinde oybirliği ile, karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy