(2762 S. K. m. 8, 41) (4721 S. K. m. 17) (YHGK. 26.03.2003 T. 2003/1-175 E. 2003/205 K.)
Taraflar arasındaki tapu iptali, tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Pozantı Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 24.12.2001 gün ve 2000/367 E. 2001/388 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 14.5.2002 gün ve 3948-6140 sayılı ilamiyle; (...Davacı Vakıflar idaresi, çekişmeli taşınmazın davalı taraf adına tesbit edildiğini, oysa Halilbeyoğlu Piri Paşa'ya ait 1961 nolu tercüme defterinin 413. sayfası 70. sırasında kayıtlı R.Evvel 950 tarihli Ramazanzade Vakfının vakfiyesi Kapsamında kaldığını ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı, zilyetlik savunmasında bulunmuştur. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Hemen belirtmek gerekir ki Vakıf mallarının zilyetlikle mülk edinilebilmesi 13.2.1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıfla Kanununda ilke olarak kabul edilmiş, bu yön 41. maddede (...Kanunu Medenideki müruru zaman hükümleri vakıf mallar hakkında da tatbik olunur...) şeklinde ifade edilmiştir. Söz konusu madde metninden anlaşılacağı üzere zilyetlikle mülk edinmede yeni koşullara gerek duyulmamış, 17.2.1926 tarih 743 sayılı Türk Medeni Kanununun kazandırıcı zaman aşımını düzenleyen hükümlerine, özellikle 639. maddesine yollamada bulunulmakla yetinilmiştir. Bu itibarla her iki kanun hükümlerinin birlikte ele alınıp değerlendirilmesinde zorunluluk vardır. Bilindiği gibi sahih vakıf türünden olan mukataalı ve icareteynli vakıflarda kuru mülkiyet hakkı vakfa ait iken tasarruf hakkı mutasarrıfına bırakılmıştır. Keza tasarruf hakkı vakfedilen gayri sahih vakıflarda ise kuru mülkiyet hazinede (Beytülmalde) kalmıştır. Vakfın ve Hazinenin ölmeleri veya gaipliklerine hükmedilmesi söz konusu olmayıp hükmü şahsiyetleri devam ettiğinden mutasarrıfların ölmelerinden veya gaipliklerine hükmedilmesinden itibaren 20 yıllık süre ile zilyetlik başkasında olsa dahi tapulu vakıf taşınmazların mülkiyeti ilgilisine geçmez. O halde, tapulu vakıf taşınmazlar hakkında zilyetlikle mülk edinme koşullarının gerçekleşmesine ve vakıflar kanununun 41. maddesinin uygulanmasına olanak yoktur. Nitekim bu kural 4.3.1959 tarih, 1959/2-19 sayılı İnançları Birleştirme Kararında ve yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında açıkça vurgulanmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, tapu kaydı yanında aynı değeri taşıyan evkaf idareleri, şeriye mahkemeleri ve mütevellilerce tutulan ve daha sonra tapu idarelerine aktarılan defterlerde kayıtlı vakıf taşınmazlarında zilyetlikle, mülk edinilemeyeceği kuşkusuzdur. Ancak mülkiyeti Hazineye ait olan arazi (miri arazinin gelirleri (öşür ve rüsumatı) vakfedilmek suretiyle oluşturulmuş tahsisat nevinden vakıf niteliğini taşıyan vakfiyelerin kapsamında kalan taşınmaz yada taşınmazlar yönünden mülk edinme imkanının varlığı da göz ardı edilmemelidir.
Öte yandan, Vakıflar Kanunun 8. maddesinde aynen (vakıfların doğrudan doğruya hayrattan olan gayrimenkulleri rehnedilemezler. Bunların mülkiyet ve intifa hakkı iktisap müruru zamanı işlemez denmek suretiyle bu ilkeye ayrık bir hüküm getirilmiş doğrudan hayrat vakıfların zilyetlikle kazanılamayacağı belirtilmiştir.
Daha sonra yasa koyucu geçmişten günümüze intikal eden bizlerinde gelecek nesillere aynen devretmesi gereken vakıf değerlerini korumak, kuruluş amaçlarını devam ettirmek için 13.7.1967 tarih, 903 sayılı yasa ile 17.2.1926 tarih 743 sayılı Türk Medeni Kanununa 81/B maddesini ekleyerek vakıf malların zilyetlikle mülk edinme yolunu tamamen kapamıştır. Halen yürürlükte bulunan 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 17.maddesinde de aynı hüküm tekrarlanmış böylece değinilen kanunun yürürlük tarihinden sonra Vakıflar Kanununun 41. maddesinin uygulanma ve vakıf malların zilyetlikle başkalarına geçme olanağı kalmamıştır.
Ne var ki, yukarıda değinilen hususlar tartışmasız iken, 13.7.1967 tarihinden önceki dönemde tapusuz vakıf mallar üzerinde gerçekleşen yirmi yıllık zilyetlik süresine değer verilip verilemeyeceği, bu sürenin geçmesiyle vakıf taşınmazın özel mülke konu olup olamayacağı yönünde gerek doktrinde, gerekse uygulamada halen görüş birliği yoktur. Konuya açıklık getirmek için vakıf kurmanın amacı ve vakıfların toplumdaki yeri ve özellikleri üzerinde durularak zilyetliğin niteliğinin belirlenmesinde zorunluluk vardır; Eski Vakıflar, bir malı başka bir kimsenin mülkiyetine geçmemesini teminen Allah'ın mülkü haline getirerek yararlanmasını insanlara bırakmak amacıyla oluşturulan, toplumumuzda büyük önem ve değer verilen, bu nedenle herkesçe, en azından yöre halkınca bilinen kuruluşlardır. Zilyetlikle mülk edinme koşullarından ilki ise zilyetliğin malik sıfatıyla kurulması ve devam etmesidir. Bir taşınmazın vakıf malı olduğunu bilen bir kimsenin malik sıfatıyla zilyetliğinden söz edilemez. Örneğin geliri bir kariye veya mahalle ahalisinin avarız ve ihtiyaçlarına sarf olunmak üzere tesis edilmiş bulunan avarız vakıf mallar tapu sicilinde veya Tapu idaresine devredilen vakıf defterinde kayıtlı bulunmasa dahi yöre halkınca öteden beri vakıf malı olduğu bilindiğinden kullanan kişi malik sıfatıyla zilyet değil işgalci (şagil) durumundadır. Bir vakıf malın zilyetlikle mülk edinilip edinilemeyeceği, vakfın türüne, zilyetlik tarihine, kişinin o taşınmazın vakıf malı olduğunu bilip bilmediğine, zilyetliğinin malik sıfatıyla olup olmadığına ve dolayısıyla zilyetlikle mülk edinme koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı bulunduğundan bu yönler üzerinde önemle durulmalı ve bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturulmalıdır.
Bu bağlamda ifade edilmelidir ki, muteber bir vakfiyenin bulunduğu ispat edilmekle de belli bir gayrimenkulun vakıf malı olduğu sabit olmuş sayılmaz. Muteber bir vakfiye evvelce yapılmış olabilir; ancak, o vakfiyeye göre hak iddia edilen malında vakfedilmiş olduğunun ispatı gerekir. Diğer bir deyişle bir taşınmazın vakfiyenin genel sınırları içerisinde kalması yeterli değildir. Aynı zamanda vakfedilen mallar arasında çekişmeli taşınmaz malın (gayrimenkulun) bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.
Somut olayda, Vakıflar Genel Müdürlüğünden alınan karşılık yazıda ... Kızıldağ Yaylasını kapsayan Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa Bini Halil Bey Vakfına ait 960 H. (1552 M); 947 H (1540 M); 954 H (1547 M) ve 946 H (1539 M) tarihli vakfiyelerin 646 nolu müstakil defterin 1.2.3.4. sıralarında kayıtlı olduğu mülhak bir vakıf olarak yönetilmekte iken mütevellisiz kalması nedeniyle Vakıflar Meclisinin 26.8.1943 tarih 666- 643 sayılı kararı ile mazbuta alındığı, mazbut hayrat ve akar cümlesinden 2 adet cami, 2 adet mescit, iki medrese,6 dükkana sahip olduğu, gaile fazlasının vakıf evlatlarına dağıtıldığı; Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünden gelen yazıda ise mülkiyete ait defterlerin 1263 hicri yılından itibaren tutulmaya başlanması nedeniyle anılan vakfın tescilinin bilinemediği, vakfiyenin herhangi bir parsele revizyon görmediği bildirilmiştir. Ramazanzade Piri Mehmet Paşa Vakfına ait şahsiyet kaydı dosyasına getirtilmiştir.
Ayrıca emsal dosyalara talimatla alınan hukukçu bilirkişi mütalaasında vakfiyenin tapu hükmünde bulunduğunu vurguladıktan sonra söz konusu vakfa ait taşınmazlar icareteynli vakıf türünden olduğunu açıklamış, vakfın muteber akar ve hayrat niteliğinde geçerli ve sahih olduğunu açıkça belirtmiştir. Yukarıda özetlenen bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde davada dayanılan vakfiyenin muteber bir vakfiye niteliğini taşıdığı açıktır. Nitekim, Yargıtay'ın değişik Özel Dairelerinde temyizen incelenen benzeri davalar bakımından da, değinilen ilkeler benimsenmiş o davalarda vakfiyenin kapsamı tayin edilmiş, böylece vakfiyenin muteberiyeti ve kapsamı kesinleşmiş ilamlara bağlanmıştır. Anılan ilamların eldeki dava bakımından güçlü delil teşkil edeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle işbu davada, bilirkişilerin sahih vakıflardan olmadığı yolundaki raporlara bu deliller karşısında itibar etme olanağı yoktur. Yapılan uygulamada çekişmeli taşınmazların vakfiyenin sınırları içerisinde kaldığı gibi vakfedilen taşınmazlar arasında sayıldığı da anlaşılmaktadır. Ayrıca Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olmayıp, özel mülk niteliğinde bulunduğu da sabittir.
Hal böyle olunca, davanın kabulüyle Ramazanoğlu Piri Mehmet Paşa Bini Halil Bey Vakfı adına tesciline karar verilmesi gerekirken, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek ve dayanaksız bilirkişi raporuna itibar edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle daha önce Yargıtay 1., 7., 16. ve 17.Hukuk dairelerinde temyizen incelenen benzeri davalarda aynı vakfın sahih vakıf olduğunun ve vakfiye kapsamının kesinleşmiş ilamlara bağlanmasına, anılan ilamların eldeki dava bakımından güçlü delil oluşturacağına, bu durumda bilirkişilerin vakfın sahih vakıflardan olmadığı yönündeki raporlarına bu deliller karşısında itibar etme olanağının bulunmamasına, ne var ki bir taşınmazın vakıf malı olduğunun kabul edilebilmesi için vakfın genel sınırları içinde kalmasının yeterli olmayıp vakfedilen mallar arasında bulunup bulunmadığının ayrıca saptanmasının gerekmesine, dosyada alınan bilirkişi raporuna ve vakfın taşınmaz listesine göre çekişmeli taşınmazın vakıf taşınmazları arasında yer almamasına göre sonucu itibariyle doğru olan direnme kararının onanması gerekir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 11.12.2002 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy