(818 S. K. m. 105) (1086 S. K. m. 238)
Dava: Taraflar arasındaki "munzam zararın tahsili" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Fatih Asliye 2. Hukuk Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 06.03.2002 gün ve 2000/575 E. 2002/160 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 24.02.2003 gün ve 2002/4502-2003/830 sayılı ilamı ile; ( ...1- Davada istenen, 377 .530 TL. harici satış bedelinin güncelleştirilmiş değeri ikiyüzonmilyar liranın tahsili talebidir. İstemin bu niteliğine göre talebin BK'nun 105. maddesinde hükme bağlanan geçmiş günler faizinden fazla zararın tahsili şeklinde değerlendirilmesi gerekir. Zira, HUMK'nun 76. maddesi hükmünce tavsif hakime aittir. Dairemizin kararlılık kazanan uygulamasına göre ise munzam zarar varlığı somut delillerle kanıtlanmalıdır. Bu zarar bilirkişilerce bulunduğu gibi varsayımlarla hesaplanmışsa kanıtlanmış bir dava olmayacağından açılan bu dava reddolunmalıdır. Mahkemece bu yönler bir yana bırakılarak ortada ispatlanmış bir zarar varmışcasına davanın yazılı bazı gerekçelerle kabulü yanlıştır.
2- Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının incelenmesi gerekmemiştir.
Yukarıda 1. bendde açıklanan nedenlerle hükmün davalılar lehine bozulmasına... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: 1 ) Davalılar vekilinin temyiz itirazları yönünden dosyanın incelenmesinde; Dava, munzam zararın tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili ile davalıların murisi arasında yapılan taşınmaz satış vaadi sözleşmesi uyarınca, müvekkiline devri öngörülen dairenin, davalılar murisince tapuda davacıya devredilmediği gibi, muris tarafından müvekkili aleyhine el atmanın önlenmesi istemiyle dava açıldığını; o davada, müvekkilinin ödemiş olduğu 377.530.-TL. harici satış bedeli üzerinden hapis hakkı tanınmak suretiyle, el atmanın önlenmesine karar verildiğini, anılan hükmün 25.12.1978 tarihinde kesinleşmesine rağmen, davalı tarafça hapis hakkına konu 377.530.-TL'nin davacıya ödenmediğini ileri sürerek; hükmen belirlenen 377.530.-TL. harici satış bedelinin 24.08.2000 dava tarihi itibarıyla güncelleştirilmiş değeri 21O.000.000.000.-TL'nin faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar vekili; davacının kesin hükümle tespit edilen harici satış bedelini artırma çabasında olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemenin; "Taraflar arasında görülüp kesinleşen dava sonucu hükmedilen 377.530.-TL. hapis hakkı bedelinin, 24.8.2000 dava tarihi itibarıyla güncelleştirilmiş değerinin bilirkişi raporunda 8.155.747.000.-TL. hesaplandığı" gerekçesiyle, bilirkişi raporunda tespit edilen değer esas alınmak suretiyle "davanın kısmen kabulüne" dair verdiği karar, özel dairece yukarıda açıklanan gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece "enflasyonist ekonominin olumsuz etki ve sonuçlarının herkesçe bilinen "maruf ve meşhur" vakıalar olup, bunların ispatının gerekmediği, böyle bir ortamda davacının parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir girişimde bulunacağının karine olarak kabul edilmesi ve munzam zararın varlığının kabulünün zorunlu olduğu" gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.
Özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; davacının, geçmiş günler faizinden fazla zararın varlığını somut delillerle ispat etmesinin gerekip gerekmediği noktasındadır.
Davacı bu dava ile; Borçlar Kanunu'nun 105. maddesi uyarınca temerrüt faizini aşan munzam zararını istemektedir. Munzam zararın anlaşılabilmesi için öncelikle temerrüt faizinin hukuksal niteliği üzerinde durulmasında yarar vardır.
Bilindiği gibi temerrüt faizi, borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine Borçlar Kanunu'nun 103. maddesi gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı süresinde varlığını sürdüren bir karşılık olması itibariyle, zamanında ifa etme olgusuyla doğrudan bir bağlantı içerisindedir. Borçlu kusurlu olsun olmasın, sonuçta borç alacaklıya zamanında ödenmemiş demektedir.
İşte, gerek İsviçre ve gerekse Türk kanun koyucusu alacaklıya zararın varlığını ve miktarını ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın temerrüt faizini talep edebilme hakkı tanımıştır.
Giderek, faiz yükümlülüğünün doğumu için borçlunun alıkoyduğu para miktarından yarar sağlaması şart olmadığı gibi, bu yararların iadesi amacını da taşımaz.
Diğer taraftan temerrüt faizi talep edebilmek için borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması şart değildir. Borçlu bu konuda kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini ileri sürerek ve bunu kanıtlayarak faiz ödeme yükümlülüğünden kurtulamaz.
Bunun yanında temerrüt faizi, sözleşmeden doğan para borçlarının yanı sıra, sözleşme dışı hukuki ilişkiden kaynaklanan para borçlarında da uygulama alanı bulabilir ( Dr. Nami Barlas, Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü ve Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar 1992, s. 127, YGK. 1.1.1992 gün E: 1991/11615, K: 1992/57 ).
Davamızın konusu olan munzam zarar ise, Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde hükmüne göre alacaklı, geç ödeme sebebiyle az yukarıda açıklanan geçmiş günler için öngörülen faizle karşılanamayacak bir zarara uğramış ise, borçlu geç ödemeden dolayı kendisinin hiçbir kusurunun bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı karşılamak zorundadır.
O halde, Borçlar Kanunu'nun 103. maddesinde öngörülen faizi aşan zararın ödenebilmesi için, uğranılan zararın varlığı ile miktarının kanıtlanması gerekir. Bu zarar kanıtlandığı takdirde borçlu, ancak kendisinin geç ödemeden dolayı hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmesi halinde bu zararın ödenmesi yükümlülüğünden kurtulabilir.
Bu konuda kanıtlanması gereken, muayyen paranın gününde ödenmemesinden doğan zarardır.
Diğer bir deyimle alacaklı davacı, fiilen uğradığı zararın ne olduğunu ve miktarını kanıtlamak durumundadır. Doğaldır ki bu zarar, paranın zamanında ödenmemesinden dolayı mahrum kalınan "muhtemel kar" ya da "farz edilen gelir" değildir. Bu zarar, davacının öz varlığından, ekonomik ve sosyal faaliyetlerinden, toplum içerisindeki statüsünden, başına gelen olaylardan kaynaklanan, somut olgular nedeniyle uğramış olduğu fiili zarardır.
Hal böyle olunca, iddia olunan zararı doğuran somut vakıanın ve bu nedenle uğranılan zararın kanıtlanması gerektiği, duraksama yaratmayacak kadar açık bir olgudur.
Hemen ifade etmek gerekir ki, faiz oranlan Borçlar Kanunu ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ile düzenlenmiştir.
Yasa koyucu, bir para borcunun gününde ödenmemesinden dolayı alacaklının zarara uğrayacağını kabul edip, bu zararın, ilkenin içinde bulunduğu ekonomik konjöktörü dikkate alarak belli bir oranda olacağını benimsemiştir.
Nitekim, Borçlar Kanunu'nun 103. maddesine göre temerrüt faizi oranı % 5 iken, 04.12.1984 gün ve 3095 Sayılı Yasa ile bu oranın % 30'a çıkarılması ve yine 3095 Sayılı Yasada 15.12.1999 gün ve 4489 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonucu Merkez Bankasının kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı esas alınarak, değişen faiz oranlarının benimsenmesi bunun kanıtıdır.
Bu noktada, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklar ( enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki devamlı düşüş ) dikkate alınarak, yasa hükmüyle geçmiş günler faizine ilişkin düzenleme yapılmış iken, aynı olguların, Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde öngörülen munzam zararın bilinen kanıtları olarak gösterilip, bunların doğurduğu olumsuzluklar, gerçek zarar olarak gösterilemez.
Aksinin kabulü halinde yasa koyucunun bu olumsuzlukların karşılığına dair saptamasının hiçbir anlamı kalmayacağı açıktır.
Yasa koyucu tüm bu ekonomik olumsuzlukları değerlendirip, bunların tevlid edeceği zarar dolayısıyla tazminat oranını Anayasa'dan aldığı yasa yapma yetkisine dayanarak belirlemiş iken, zımnen bu takdirin yerinde olmadığı ileri sürülüp, aynı ekonomik göstergelere dayanılarak tazmin edilecek zararın geçmiş günler faizinden fazla olduğu kabul edilemez.
Yetkili mercii kararını vermiş, yasayla hükmünü vaaz etmiştir. Uğranılan zarar, yetkili merciin belirlendiğinden fazla ve bu nedenle 105. maddeye dayanılarak munzam zarar istenecek ise, artık o merciin, zararın oranını belirlemek için kullandığı, dikkate aldığı, değerlendirdiği ölçülere ve bunların "maruf ve meşhur" oldukları olgusuna değil, davaya özgü, somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da, elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır.
Burada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 238. maddesinin yarattığı istisna uygulanamaz. Zira kanıtlanacak olgular anılan maddede sözü edilen "maruf ve meşhur" olan enflasyon, para değerindeki düşüş yada mevduat faiz oranlan değil, az yukarıda açıklandığı gibi geç ödeme ile davacının maruz kaldığı zararı tevlit eden vakıalar ve bu vakıalar nedeniyle uğranılan fiili zarardır. Örneğin, alacağını gününde alamayan alacaklının, aynı gün vadesi gelmiş bir borcunu ödemek için, borçlunun ödediği geçmiş günler faizi yerine bunun üzerindeki bir faizle borçlanması, ya da alacaklısına daha yüksek oranda faiz ödemek durumunda kalması; dövizle ödemeyi kabul ettiği borcu için, alacağını gününde tahsil edememesi nedeniyle sonraki günlerde daha yüksek kurdan döviz satın almak zorunda kalması gibi maddi olgularla kanıtlanan zarar söz konusudur.
Denilebilir ki, Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde öngörülen munzam zararın, Borçlar Kanunu'nun 103. maddesi ve 3095 Sayılı Kanun ile saptanan faiz oranının dayanağı olan ekonomik olumsuzluklara dayandırılması ve herkesçe bilinenin kanıtlanmasına gerek olmadığı sonucuna varılması mümkün değildir.
Bu itibarla Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan zararın, genel ekonomik olumsuzlukların ( ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri ) dışında, somut ve davacının durumuna özgü, somut vakıalarla ispatlanması gerekir.
Zararın varlığı ileri sürülerek somut olgular ile kanıtlandıktan sonra, zararın miktarının belirlenmesinde, yukarıda açıklandığı gibi, zamanında ödeme yapılmadığı için alınmak zorunda kalınan borca ödenen yüksek faiz oranının, malvarlığında meydana gelen azalmanın veya dövize ödenen yüksek kurun ve ülkede cari diğer ekonomik göstergelerin dikkate alınacağı tabiidir.
Görülmekte olan davada az yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde, somut vakıalara dayanılarak bir zararın gerçekleştiği ileri sürülüp, kanıtlanmadığından, Borçlar Kanunu'nun 105. maddesi gereğince tazminata hükmedilemeyeceği kuşkusuzdur.
Hal böyle olunca yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı, davalılar yararına bozulmalıdır.
2 ) Davacı vekilinin temyizine gelince;
Bozma nedenine göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar verilmelidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1 ) Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda ( 1 ) numaralı bentte gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,
2 ) 2. bentte yazılı nedenlerle davacının temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 16.06.2004 gününde yapılan İkinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy